1 Haziran 2012 Cuma

ALLAH RIZASI İÇİN CİDDİ BİR ÇABA

ALLAH RIZASI İÇİN CİDDİ BİR ÇABA

Allah, rızasına uyanları bununla kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Müslümanlarla diğer insanlar arasındaki fark nedir? Bu soruya Müslüman olmayanlardan farklı cevaplar gelebilir. Onlar, Müslümanlarla aralarında kültürel ve ahlaki bazı ayrılıklar olduğunu söyleyebilirler. Müslümanların “dünya görüşü”nün farklı olduğunu, onların bazı “değer”lere inandıklarını, kendilerinin ise bu “değer”leri kabul etmediklerini öne sürebilirler. Müslümanların kendilerinden fikri yönde farklılıklar taşıdıklarını belirtebilirler.
Ama aslında bu söyledikleri, yalnızca temel bir farklılığın sonuçları olarak ortaya çıkmıştır ve yalnızca gözle görülür bazı farklılıklardır. Onlar, Müslümanların gerçekte kendilerinden ne yönde farklı olduklarını çoğunlukla anlayamazlar. (Zaten bu farkı anlamamış oldukları için Müslüman değillerdir.)
Müslümanları diğerlerinden ayıran temel özelliğin ne olduğundan söz etmeden önce bir noktayı hatırlatmakta fayda var: “Müslüman” derken, nüfus cüzdanında “Müslümandır” ibaresi bulunan insanı kastetmiyoruz. Müslüman, Allah’ın, dinine bağlananlara verdiği bir isimdir. Kuran’da tarif edilen Müslümanları diğer insanlardan ayıran temel fark, bu insanların Allah’ın sonsuz kudretinin farkında olmalarıdır. Allah’ın sonsuz kudretinin farkında olmak ise, yalnızca, bir Yaratıcı’nın var olduğunu tasdik etmek demek değildir. Allah Kuran’da bu gerçeğe şöyle dikkat çekmektedir:
De ki: “Göklerden ve yerden sizlere rızık veren kimdir? Kulaklara ve gözlere malik olan kimdir? Diriyi ölüden çıkaran ve ölüyü diriden çıkaran kimdir? Ve işleri evirip-çeviren kimdir?” Onlar: “Allah” diyeceklerdir. Öyleyse de ki: “Peki siz yine de korkup-sakınmayacak mısınız? İşte bu, sizin gerçek Rabbiniz olan Allah’tır. Öyleyse haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Peki, nasıl hala çevriliyorsunuz?” (Yunus Suresi, 31-32)

Ayette soru sorulan kişi, Allah’ın varlığını tasdik eden ve O’nun sıfatlarını kabul eden, ama tüm bunlara rağmen, “Allah’tan korkup-sakınma” özelliğinden yoksun olan ve Allah’tan yüz çevirmiş biridir. (Zaten şeytan da Allah’ın varlığını tasdik etmiyor değildir.)
Allah’ın büyüklüğünü kavramak bunu sözle tasdik etmekten ibaret değildir. Müslümanlar Allah’ın varlığının ve büyüklüğünün farkına varan, O’ndan “korkup-sakınan” ve hayatlarını farkına vardıkları bu büyük gerçeğe göre düzenleyen insanlardır.
Diğerleri ise, ya Allah’ı inkar edenler, ya da Allah’ın varlığını üstteki ayette tarif edilen kişininkine benzer bir tarzda tasdik etmesine rağmen Allah’tan “korkup-sakınmayanlar”dır.
Bu özellikteki insanların yaşamları, kendilerini yaratmış olan Allah’ın farkında olmadan geçirilen yaşamlardır. Bunlar hayatlarının, kim tarafından, nasıl ve neden başlatıldığını göz ardı ederler. Kendi zihinlerinde, Allah’a ve O’nun dinine yer olmayan yeni bir hayat kurmaya çalışırlar. Kuran’da ise, böyle bir yaşamın boş ve çürük bir temele dayandığını, yıkımla bitmeye mahkum olduğunu Rabbimiz şu hikmetli benzetmeyle anlatır:
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez. (Tevbe Suresi, 109)
Allah’ın ayette de haber verdiği gibi, Kuran’da tarif edilen şekilde bir imana sahip olmayanların yaşamları, “yıkılacak yar”ların kenarlarına kuruludur. Onların hayattaki tek amaçları “bu dünya”da mutluluğu ve rahatlığı elde etmektir. Bu insanların kimi, kendine “zengin olmak” gibi bir hedef belirler. Bu hedefine ulaşmak için elinden geleni yapacak, tüm fiziki ve beyinsel gücünü zengin olmak için kullanacaktır. Kimisi de hayattaki amacını “itibar sahibi ve ünlü bir insan olmak” olarak saptar. Bunu elde etmek için de elinden gelen herşeyi yapar. Her türlü zorluğa katlanır, çeşitli fedakarlıklarda bulunur. Ama bunların hepsi, ölümle birlikte yok olacak olan, yalnızca dünya hayatına hedeflerdir. Hatta birçoğu henüz hayattayken de kaybedilebilir.
Oysa mümin, Allah’ın varlığının ve gücünün farkındadır. Allah’ın onu niçin yarattığını ve ondan neler istediğini bilir. Bu nedenle de dünyadaki asıl amacı Allah’ın razı olduğu bir kul olmak için çalışmaktır. Kendisini amacına ulaştıracak her yolu dener, bunun için ciddi bir çaba gösterir. Bu sayede -diğer insanlar için kesin bir yıkımdan başka bir şey olamayan- ölümün de sırrını çözer: Ölüm bir yok oluş değil, asıl hayata geçiş aşamasıdır.
Müslüman olmayanlar, hayatlarının tesadüfen ve “kendi kendine” oluştuğunu sandıkları gibi, hayatlarını bitiren ölümün de “kendi kendine” oluşan bir “kaza” olduğunu düşünürler. Oysa hayatı yaratan da ölümü yaratan da Allah’tır. Bir tesadüf ya da kaza olmayan ölüm, Allah’ın özel olarak yarattığı, zamanı ve yeri belirlenmiş bir olaydır.
İşte mümin de, Allah’ın herşeye hakim olduğunu bilen ve ölümün bir son değil, asıl hayata (ahiret) geçiş aşaması olduğunu kavrayan insandır. Bu gerçeklerin farkındayken de, elbette diğerleri gibi hayatını “yıkılacak bir yarın kenarına” kurmaz. Hayatın, ölümün ve ölüm-sonrası gerçek hayatın asıl sahibinin kim olduğunu ve kendisini kimin yarattığını bildiği için, Allah’a yönelir. Paranın, makam ve mevkinin, fiziki güzelliğin Allah’ın yarattığı ve yaratılmakta olan bu sistem içinde asıl kurtuluş yolu olmadığını görür. Bunlar ancak, Allah’ın koyduğu kurallar sayesinde kısa bir süre işleyecek olan “sebep”lerdir.
Allah’ın yaratmış olduğu sistemin anahtarı ise Allah’ın rızasıdır. Çünkü Allah sadece rızasına uyanları doğru yola iletecektir:
Allah, rızasına uyanları bununla Kuran’la kurtuluş yollarına ulaştırır ve onları Kendi izniyle karanlıklardan nura çıkarır. Onları dosdoğru yola yöneltip-iletir. (Maide Suresi, 16)
Müslüman, Allah’ın rızasını aradığı için Müslümandır. İşte Müslümanı, diğerlerinden ayıran en önemli fark buradadır. Müslümanlar, dini Allah’ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak görürken, birçokları için din, birtakım inançları içeren kurallar bütünüdür ve hayatlarında önemli bir yeri yoktur.
Zaten gerçek Müslümanlarla, Müslüman taklidi yapan ikiyüzlüler (münafıklar) arasındaki ayrım da burada ortaya çıkar. Müslümanlar, dini Allah’ın rızasını kazanmak için izlenecek bir yol olarak kabul ederken, münafıklar bunu kendi çıkar ve isteklerini tatmin etmeye yarayacak bir araç olarak görürler. Müslümanlar namazı “huşu” (Allah’a karşı saygı dolu bir korku) içinde kılarken (Müminun Suresi, 1-2), münafıkların bunu insanlara “gösteriş” olsun diye (Maun Suresi, 6) yapmaları da bundandır. Aynı şekilde münafıklar, Allah yolunda yapılan harcamayı (infak) da gerçekte Allah rızası için değil, yine insanlara gösteriş olsun diye yaparlar:
Ey iman edenler, Allah’a ve ahiret gününe inanmayıp, insanlara karşı gösteriş olsun diye malını infak eden gibi minnet ve eziyet ederek sadakalarınızı geçersiz kılmayın. Böylesinin durumu, üzerinde toprak bulunan bir kayanın durumuna benzer; üzerine sağnak bir yağmur düştü mü, onu çırılçıplak bırakıverir. Onlar kazandıklarından hiçbir şeye güç yetiremez (elde edemez)ler. Allah, kafirler topluluğuna hidayet vermez. (Bakara Suresi, 264)
Çoğu insan kendisine tek hedef olarak belirlediği dünya nimetlerini elde etmek için çok büyük bir çaba gösterir. Zengin olmak, statü kazanmak ya da başka menfaatler için elinden gelen herşeyi yapar. Çok kısa süre içinde tümüyle elinden gidecek olan “az bir değer” (Tevbe Suresi, 9) uğruna büyük bir yarış içine girer.
Onlarınkinden çok daha büyük bir karşılığa, Allah’ın rızasına ve cennetine talip olan mümin de bu hedefleri için ciddi bir çaba gösterir. Allah, Kuran’da, müminin bu özelliğini şöyle tarif eder:
Kim çarçabuk olanı (geçici dünya arzularını) isterse, orada istediğimiz kimseye dilediğimizi çabuklaştırırız, sonra ona cehennemi (yurt) kılarız; ona, kınanmış ve kovulmuş olarak gider. Kim de ahireti ister ve bir mümin olarak ciddi bir çaba göstererek ona çalışırsa, işte böylelerinin çabası şükre şayandır. (İsra Suresi, 18-19)
Mümin Allah rızası ve ahiret için “ciddi bir çaba gösterek” çalışır. Malını ve canını Allah için “satmıştır”. Rabbimiz Kuran’da müminlerin bu özelliğini de şöyle anlatır:
Hiç şüphesiz Allah, müminlerden -karşılığında onlara mutlaka cenneti vermek üzere- canlarını ve mallarını satın almıştır. Onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler; (bu,) Tevrat’ta, İncil’de ve Kuran’da O’nun üzerine gerçek olan bir vaaddir. Allah’tan daha çok ahdine vefa gösterecek olan kimdir? Şu halde yaptığınız bu alışverişten dolayı sevinip-müjdeleşiniz. İşte ‘büyük kurtuluş ve mutluluk’ budur. (Tevbe Suresi, 111)
Allah’a “malını ve canını satmış” olan bir insan, Allah rızası için karşılaşacağı hiçbir zorluktan etkilenmeyecektir. Allah rızası dışında hiçbir şeye yönelmeyecektir. Bedeni ve sahip olduğu mallar “onun” değildir ki, bunlar konusunda kendi nefsinin bencil tutkularına uysun. Bedeninin ve sahip olduğu herşeyin sahibi Allah’tır, tüm bunları O’nun istediği şekilde kullanacaktır.
Bunların yanı sıra göstereceği çabanın gerçekten ciddi olup olmadığı da denenecektir. Allah yolunda hiçbir şeyden çekinmemelidir. Çünkü münafıklar da, eğer kendileri için “yakın bir yarar” görürlerse, görünüşte Allah rızasına uygun bir işe -Allah’ın rızasını değil de, bu “yakın yarar”ı elde edebilmek için- girişebilirler:
Eğer yakın bir yarar ve orta bir sefer olsaydı, onlar (münafıklar) mutlaka seni izlerlerdi. Ama zorluk onlara uzak geldi. “Eğer güç yetirseydik muhakkak seninle birlikte çıkardık.” diye sana Allah adına yemin edecekler. Kendi nefislerini helaka sürüklüyorlar. Allah onların gerçekten yalan söylediklerini biliyor. (Tevbe Suresi, 42)
Dolayısıyla mümin olmanın ölçüsü, Allah rızasına karşı içli bir istek duymak ve gerektiğinde bu yolda fedakarlık göstermekten kaçınmamaktır. Müminler, “katıksızca (ahiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlas sahipleri”dirler. (Sad Suresi, 46) Mümin, Allah’ın rızasının yanında başka çıkarlar gözetmez. Allah’tan, rızasını, rahmetini ve cennetini umar, çünkü “Erkek olsun, kadın olsun inanmış olarak kim salih bir amelde bulunursa, onlar cennete girecek ve onlar, bir ‘çekirdeğin sırtındaki tomurcuk kadar’ bile haksızlığa uğramayacaklardır.” (Nisa Suresi, 124)
Görüldüğü gibi Allah’ın Kuran’da tarif ettiği mümin modeli son derece açık ve nettir. Allah’a ve ahirete “kesin bir bilgiyle” (Lokman Suresi, 4) iman edip, sonra da Allah yolunda “ciddi bir çaba” gösterenlerin yurdudur cennet. Allah’a ancak “bir ucundan ibadet” edip, Allah’ın rızasının yanında kendi basit dünyevi çıkarlarını korumaya çalışanların durumunu ise, Rabbimiz Kuran’da şöyle açıklamaktadır:
İnsanlardan kimi, Allah’a bir ucundan ibadet eder, eğer kendisine bir hayır dokunursa, bununla tatmin bulur ve eğer kendisine bir fitne isabet edecek olursa yüzü üstü dönüverir. O, dünyayı kaybetmiştir, ahireti de. İşte bu, apaçık bir kayıptır. (Hac Suresi, 11)
Müminin asıl hedefi ahirettir. Allah mümine ahirette sonsuz güzel bir yaşam vaat etmektedir. Rabbimiz mümin kullarına dünyada da güzel bir hayat vereceğini vaat etmiştir; ama bu onun dünyada hiç zorluk ve sıkıntıyla karşılaşmayacağı anlamına gelmez. Karşılaşacağı zorluk ve sıkıntılar ise, onun denenmesi ve olgunlaşması içindir.
Müminin karşılaşacağı zorluklar, aslında dışarıdan zor gibi görünen, fakat tam bir teslimiyetle içine girildiğinde, Allah’ın her türlü zorluğu kaldırdığı olaylardır. Örneğin, Hz. İbrahim imanından dolayı ateşe atılmak istendiğinde Müslümanca karşılık vermiş, inancından ve Allah’ın emirlerinden hiçbir taviz vermeyerek ateşe atılmayı göze almıştır. Ateşe atılmak, dışarıdan bakan biri için bir insanın dünyada başına gelebilecek en büyük fiziksel işkencedir. Fakat Allah’ın bu denemesini en güzel, en teslimiyetli bir biçimde karşılayan Hz. İbrahim, dışarıdan zorlu görünen bu olaydan Allah’ın yardımıyla hiçbir zarar görmeden kurtulmuştur:
(İbrahim) Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz?” “Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?” Dediler ki: “Eğer (bir şey) yapacaksanız, onu yakın ve ilahlarınıza yardımda bulunun.” Biz de dedik ki: “Ey ateş, İbrahim’e karşı soğuk ve esenlik ol.” Ona bir düzen (tuzak) kurmak istediler, fakat Biz onları daha çok hüsrana uğrayanlar kıldık. (Enbiya Suresi, 66-70)
Nitekim Allah Kendi rızası için sahip oldukları herşeyi ortaya koyanların hiçbir zarar görmeden, maddi ve manevi kazançlarla geri döndüklerini ayetlerinde şöyle haber verir:
Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir. Bundan dolayı, kendilerine hiçbir kötülük dokunmadan bir bolluk (fazl) ve Allah’tan bir nimetle geri döndüler. Onlar, Allah’ın rızasına uydular. Allah, büyük fazl (ve ihsan) sahibidir. İşte bu şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Siz onlardan korkmayın, eğer mü’minlerseniz, Benden korkun. Küfürde ‘büyük çaba harcayanlar’ seni üzmesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler. Allah, onları ahirette pay sahibi kılmamayı ister. Onlar için büyük bir azab vardır. Onlar, imana karşılık küfrü satın alanlardır. Onlar, Allah’a hiçbir şeyle zarar veremezler. Onlar için acıklı bir azab vardır. (Al-i İmran Suresi, 173-177)
Sonuçta Allah’ın rızasını arayan ve gözeten bir mümin için hiçbir sıkıntı, zorluk ve üzüntü yoktur. Yalnızca, Allah’ın dünyada bir imtihan olarak yarattığı ve müminin tevekkül, sabır ve teslimiyetini denediği olaylar vardır. Bunlar, dışarıdan bakıldığında sıkıntı ve zorluk gibi görünen, içine girildiğinde ise Allah’ın kesin bir rahmetiyle karşılaşılan olaylardır.
Ayrıca Allah Kuran’da, mümin kullarına kaldırabileceklerinden fazla yük yüklemeyeceğini de bildirmiştir:
Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez… (Bakara Suresi, 286)
Allah Kendisi’ne gereği gibi kulluk eden bir mümin için ne dünyada ne de ahirette hiçbir azap dilememiştir. Tam tersine her iki hayatta da güzellik onlarındır:
(Allah’tan) Sakınanlara: “Rabbiniz ne indirdi?” dendiğinde, “Hayır” dediler. Bu dünyada güzel davranışlarda bulunanlara güzellik vardır; ahiret yurdu ise daha hayırlıdır. Takva sahiplerinin yurdu ne güzeldir. Adn cennetleri; ona girerler, onun altından ırmaklar akar, içinde onların her diledikleri şey vardır. İşte Allah, takva sahiplerini böyle ödüllendirir. (Nahl Suresi, 30-31)
Allah rızasını gözetmede zaaf gösteren, Allah’a tam bir teslimiyet göstermeyen, nefsini daha ön planda tutan kimselerin başına ise, bu tür hatalı davranışlarından ötürü, Allah’ın bir uyarısı olarak azap, zorluk ve sıkıntı gelir. Müminler hata yaptıklarında, Allah’tan bir nevi “şefkat tokadı” şeklinde kendilerine gelen bu uyarılardan ders alıp, tevbe eder ve davranışlarını düzeltirler. İnkarcılar ise, dünyada yaşadıkları süre boyunca Allah’ın kendilerini uğrattığı zorluk ve sıkıntılardan, belalardan ibret almaz ve ahiretteki büyük sonsuz azabı hak edecek bir duruma gelirler.

EN ÖNEMLİ İBADETLERDEN BİRİ; TEBLİĞ

Allah Kuran’da iman edenlerin en önemli ibadetlerinden birinin tebliğ, yani Kuran’da bildirilen gerçekleri insanlara anlatmak ve iman etmeye davet etmek, olduğunu bildirir. Öyle ki bu ibadet hayatın her alanını kapsar. Mümin, sözleriyle, haliyle, tavrıyla yaşamının her anında Allah’ın dinini diğer insanlara yaymakla ve İslam’ı temsil etmekle yükümlüdür.
Müminlerin birbirleri arasındaki konuşmalar da gerçekte karşılıklı birer tebliğdir. Onlar da birbirlerini Kuran’da bildirilen hükümlere uymaya, Kuran’da tarif edilen ahlakı üzerlerinde göstermeye davet ederler. Kısacası, müminin genel üslubu, tebliğdir.
De ki: “Hak geldi, batıl yok oldu. Hiç şüphesiz batıl yok olucudur.” (İsra Suresi, 81)
TEBLİĞ YAPAN MÜMİNİN KENDİNİ TANITMASI
Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. (Şuara Suresi, 107)
Cahiliye toplumlarında, insanlar birbirileri ile yalnızca bir menfaat gereği ilişkiye girerler. Bir insanın bir diğerine ilgi göstermesinin ardında, mutlaka bir menfaat beklentisi vardır. Bu durum doğal olarak cahiliye toplumunun çoğu üyesi tarafından da bilinir. Bu kişiler, bu yerleşik durumun doğal bir sonucu olarak da, kendilerine ilgi gösteren herkes hakkında, “acaba ne gibi bir menfaat gözetiyor” şeklinde düşünürler. Eğer birisi oturup kendilerine yeni bir “dünya görüşü” de aktarsa, yine bu refleks değişmez. Hep, “bana bunu anlatmakla ne gibi bir çıkar gözetiyor” sorusu akıllarının bir köşesinde durur.
Oysa müminin, tebliğ yapmak, yani Allah’ın dinini duyurup yaymaktaki tek amacı, Allah’ın kendisine farz kıldığı bir ibadeti yerine getirmektir. Bu hareketi ile sadece Allah’ı razı edebilmeyi, O’nun merhamet ve şefkatine mazhar olabilmeyi hedeflemektedir. Bu nedenle de konuştuğu kişiden hiçbir menfaat beklentisi olmaz. Konuştuğu kişi dini kabul ettiği zaman, ondan kendisi için bir şey yapmasını isteyecek değildir. Çünkü anlattıkları kendi şahsi fikirleri değil, kainatı yoktan var eden Allah’ın dinidir.
Ancak cahiliyedeki insanlar, bu durumdan habersizdirler. Karşılaştıkları insanın bir mümin olduğunun çoğu kez farkında değildirler. Farkında olsalar dahi, müminin menfaat beklememe gibi bir özelliği olduğunu bilemezler. Bu yüzden, bir mümin tebliğ maksadı ile kendilerine yaklaştığında, kendisine Allah’ın dinini anlatmaya kalktığında, büyük olasılıkla “bu kişi bana bunları anlatmakla ne hedefliyor, benden ne gibi bir menfaat umuyor” gibi düşüncelere kapılacaktır.
Bu yüzden, takdir edilir ki, karşı tarafın kafasındaki bu şüpheleri gidermek, tebliğdeki en öncelikli konulardan biridir. Konuşulan kişiye, ortada hiçbir menfaat ilişkisinin olmadığı, tebliğdeki yegane maksadın Allah’ın rızası olduğu anlatılmalıdır.
Nitekim Resuller de tebliğlerinde bu şekilde bir yöntem izlemişlerdir. Kuran’da Peygamberlerin kavimlerine yaptıkları hitaplara baktığımızda, kavimlerine öncelikli olarak güvenilirliklerini vurguladıklarını görebiliriz. Örneğin, Ad kavmine gönderilen Hz. Hud, şöyle demiştir:

…Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. Siz yalan olarak (tanrılar) düzenlerden başkası değilsiniz.
Ey kavmim, ben bunun karşılığında sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretim, beni yaratandan başkasına ait değildir. Akıl erdirmeyecek misiniz? (Hud Suresi, 50-51)


Hz. Nuh ise, kendisine ”… Biz sizi yalancılar sanıyoruz…” (Hud Suresi, 27) diyen kavmine karşı şöyle seslenmiştir:

Dedi ki: “Ey Kavmim, görüşünüz nedir söyleyin? Eğer ben Rabbimden apaçık bir belge üzerinde isem ve Rabbim bana kendi katından bir rahmet vermiş de (bu,) sizin gözlerinizden saklı tutulmuşsa? Siz bunu istemiyorken biz sizi buna zorlayacak mıyız? Ey Kavmim, ben sizden buna karşılık bir mal istemiyorum. Benim ecrim, yalnızca Allah’a aittir…” (Hud Suresi, 28-29)

Kendisine tebliğ yapılan kişinin tedirginliği, söz konusu menfaat kuşkusundan daha farklı biçimlerde de gerçekleşebilir. Cahiliye toplumunda “zararlı” ve “tehlikeli” insanlarla karşılaşmaya, bunlara karşı mesafeli ve temkinli davranmaya alışmıştır. Bu nedenle, bu refleksin bir sonucu olarak belki müminlerden de çekinebilir. Kendisine zarar verecek insanlarla karşılaştığı gibi yersiz ve saçma bir kuruntuya kapılabilir. Özellikle de, müminlerin inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttükleri fikri mücadeleden bir rahatsızlık duyup, savunma psikolojisine kapılabilir.
Bu durumda da karşı tarafa güvenilirliğin vurgulanması ve sahip olduğu muhtemel ya da görünür korkuların tek tek aşılması gerekmektedir. Eğer kendisine dinin anlatıldığı kişi, müminlerin inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttükleri fikri mücadeleden bir tedirginlik duymuşsa, öncelikli olarak yapılanların Kuran ayetlerine dayalı olan mantığı en iyi şekilde açıklanmalıdır. Müminlerin yalnızca Allah’ın dinine düşmanlık gösteren, Kuran ayetlerine karşı mücadele yürüten ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran kişilere karşı fikri bir mücadele yürüttükleri ve tüm insanlara karşı adalet, hoşgörü ve saygı çerçevesi içinde dostça yaklaştıkları anlatılmalıdır.
Tebliğ yapılan kişi, inkarcıların önde gelenlerinin iman edenler aleyhinde ürettikleri çirkin iftiralardan da etkilenmiş olabilir. Eğer bundan kaynaklanan bir tedirginlik taşıdığı gözlemlenirse, aynı şekilde bu iftiraların da içyüzü kendisine izah edilmeli, gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığı samimiyetle anlatılmalıdır. Kuran’da tarih boyunca tüm elçilere ve salih müminlere atılan iftiralarla ilgili ayetler delil olarak gösterilerek, bu karalamaların gerçekte birer “mümin alameti” olduğu tarif edilmelidir.
Ancak unutulmamalıdır ki, sözle yapılacak olan tüm bu açıklamaları etkili kılacak olan asıl faktör, müminin “hali”dir. Güven vermek, herşeyden önce tavırlarla, bakışlarla, mimiklerle, jestlerle, daha da doğrusu, tüm bu dış etkileri ortaya çıkaran ruh hali ile mümkün olur. Mümin, Allah’ın dinini yaşamadaki kararlılığı, ihlası, samimiyeti ve güçlü imanı oranında karşı tarafı etkileyebilir. Kesin bir kararlılığa, asla sarsılmayacak bir sebat ve azme sahip olduğu sürece, karşı tarafın ısrarlı şüpheleri ya da cahiliye sisteminin attığı büyük iftiralar, onda hiçbir olumsuz etki meydana getirmez. Böyle olunca da, güvenilirlik onun karakterinin sağlam bir parçası haline gelir ve tüm tavırlarına yansır.
Bu durum, en açık olarak Allah’ın dinini anlatmakla görevlendirdiği elçilerinde gözükmektedir. Örneğin Hz. Yusuf, “yüz kızartıcı” bir fiille, yani zina iftirasıyla suçlanarak haksız yere zindana atılmasına karşın, Allah’a olan teslimiyetinden ve dolayısıyla vakar ve asaletinden hiçbir şey kaybetmemiştir. Onun bu vasfı da zindandaki diğer mahkumlar tarafından hemen fark edilmiştir. Kuran’da anlatıldığına göre, zindana atıldıktan sonra kendisine iki kişi yaklaşmış, ona gördükleri rüyaları anlatmış ve bunların yorumunu sormuşlardır. Zina gibi bir suçla suçlanarak zindana girmiş olan Hz. Yusuf’ta böyle bir “hikmet” olduğunu hissetmelerinin tek sebebi ise, Hz. Yusuf’un hal ve tavrındaki güvenilirliktir. Rüyalarının yorumunu sorarken şöyle derler: “…Bunun yorumundan bize haber ver. Doğrusu biz seni, iyilik yapanlardan görmekteyiz.” (Yusuf Suresi, 36)
Müminin böylesine vakarlı ve güvenilir bir karaktere sahip olmasındaki en büyük etkenlerden biri de, tebliği yalnızca bir ibadet olarak görmesi ve karşı tarafı inandırmak gibi bir sorumluluğa sahip olmadığını bilmesidir. Çünkü bir insanın iman edip etmemesi, “Allah, kimi hidayete erdirmek isterse, onun göğsünü İslam’a açar; kimi saptırmak isterse, onun göğsünü, sanki göğe yükseliyormuş gibi dar ve sıkıntılı kılar…” (En’am Suresi, 125)ayetinin sırrıyla ancak Allah’ın dilemesiyle olur.

Ve “…şüphesiz, insanların çoğu fasıklardır” (Maide Suresi, 49) hükmüne göre de, insanların önemli bir bölümünün iman etmemesi son derece doğaldır. Bu durumda, tebliğ yaptığı bir insanın iman etmemesi, mümini hiçbir şekilde etkilememelidir. Mümin, yalnızca kendi görevini yerine getirip dini tebliğ etmekle ve insanları iman etmeye davet etmekle yükümlüdür. Bir insana hidayet vermek ise ancak Allah’a mahsustur. Bu sırrı bilen mümin, hiçbir zaman karşı tarafı ikna edebilmek için gereksiz bir ısrarcılığa girmez. Tüm bunların yanında, tebliğin asıl olarak kendisiyle konuşulan kişiye yararlı olduğunun hatırlatılması da son derece önemlidir. Kendilerine tebliğ yapılan bazı kişiler, cahillikleri nedeniyle, tebliğe olumlu cevap verip dine tabi olduklarında, büyük bir “lütuf”ta bulunacaklarını sanırlar. Müminlerin kendisiyle ilgilenişini de, sahip olduğunu düşündüğü “üstün” özelliklerine bağlar ve iman ettiğinde kendisine tebliğ yapanlara büyük bir “iyilik” yapmış olacağını düşünür. Bu ilkel mantık, konuşulan kişinin cehaletinin ve akılsızlığının bir sonucudur. Kuran’da da bu konuya dikkat çekilir:
Müslüman oldular diye sana minnet etmektedirler. De ki: ”Müslümanlığınızı bana karşı minnet (konusu) etmeyin. Tam tersine, sizi imana yönelttiği için Allah size minnet etmektedir. Eğer doğru sözlüler iseniz (bunu böyle kabullenmeniz gerekir.)” (Hucurat Suresi, 17)
Bir kişinin iman etmesi sadece kendisine fayda sağlar. Ve insanın öncelikle bilmesi gereken şey iman etmeye sadece ve sadece kendisinin ihtiyacı olduğudur. Allah her türlü eksikliklerden münezzehtir ve hiç kimsenin iman etmesine ihtiyacı olmayandır. Ama herkes imana ve Allah’ın rızasını kazanmaya muhtaçtır. Konuşulan kişiye bu gerçek anlatılmalı ve müslüman olmakla dine büyük bir kazanç sağlayacağını düşünüp kendisini çok “kıymetli” bir kişi olarak görmesinin ne kadar çocukca ve akılsız bir düşünce olduğu tarif edilmelidir. Bilmelidir ki, kendisiyle övünmesi çok büyük bir hatadır. Çünkü içinde yaşadığı cahiliye hayatı nedeniyle, “ateş çukuru”nun kenarındadır. Onu oradan alıp ebedi bir kurtuluşa götürebilecek olan yegane çıkış yolu ise İslam’dır. Bu nedenle ona yapılan bu davet gerçekte çok büyük bir nimet, çok büyük bir lütuftur.
Müminlerin kendisiyle ilgilenmesi, tebliğ yapılan bir kişi için başlı başına bir şereftir. Bu ona fark ettirilmeli, İslam’la tanışmasının Allah’ın kendisine bahşettiği bir lütuf olduğu anlatılmalıdır. Müminlerin kendisiyle boşuna ve beyhude ilgilenmediklerini, Allah’ın dinini tebliğ eden ve kendisini bir taraftan ebedi kurtuluşa çağırırken diğer yandan da ebedi cehennem azabı ile uyaran birer görevli olduklarını anlamalıdır.
Cahiliye toplumunun baştan beri saydığımız içgüdü ve reflekslerinden kaynaklanan engeller aşılır da, kendisine tebliğ yapılan kişi karşısındaki mümine saygı ve güven besler hale gelirse, artık “asıl konu”ya, yani Allah’ın Kuran’da bildirdiği gerçekler anlatılmaya, geçilebilir. Çünkü tüm bu güven kazandırıcı hazırlıklar, sonuçta karşı tarafı dini anlamaya açık hale getirmek içindir.
ALLAH’IN TANITILMASI
Semud (halkına da) kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi ki: “Ey kavmim, Allah’a ibadet edin, sizin O’ndan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse O’ndan bağışlanma dileyin, sonra O’na tevbe edin. Şüphesiz benim Rabbim, yakın olandır (duaları), kabul edendir.” (Hud Suresi, 61)
Cahiliye toplumundaki Allah inancı, Kuran’daki aslıyla hiçbir biçimde uyuşmaz. Cahiliye, kendi ilkel anlayışlarına uygun şekilde, çarpık, masalsı ve “mitolojik” bir Allah inancı geliştirmiştir. Allah’ın, evreni ve insanları bir kez yarattıktan sonra onları kendi haline bıraktığını, uzayın bir köşesinde “oturduğunu” –Allah’ı tenzih ederiz- düşünürler. Kafalarında oluşturdukları Allah tasviri -haşa- gökte bir yerlerde, belki bir yıldızın arkasında oturan ve uzaktan insanları seyreden yaşlı bir insan gibidir. Geliştirdikleri bu sapkın ve ilkel inanç, Allah’ı unutmalarına ve O’nu kendi küçük akılları içinde “önemsiz” bir varlık gibi görmelerine neden olmuştur.
Nitekim Resul Şuayb da kavminin bu sapkın inanışına dikkat çekerek “…Ey kavmim, sizce benim yakın-çevrem, Allah’tan daha mı üstündür ki, O’nu arkanızda-unutuluvermiş (önemsiz) bir şey edindiniz…” der ve Allah’ın gerçek vasfını şöyle açıklar; “… şüphesiz benim Rabbim, yapmakta olduklarınızı sarıp-kuşatandır.” (Hud Suresi, 92)
Allah, bu kişilerin dilinde; “Allah korusun”, “İnşallah”, “Allah vermesin” gibi kelime kalıplarının içinde arada sırada zikredilen, ama hakkında hemen hiçbir zaman düşünülmeyen soyut bir kavram gibidir.  Allah’ın varlığını ve gücünü belki sözle kabul ederler, ama gerçekte buna samimi olarak inanmamaktadırlar. Bu durum, Allah için bir şeyler yapmaları, bir fedakarlıkta bulunmaları gerektiğinde hemen ortaya çıkar. Bir sıkıntı anında ya da herhangi bir menfaat kaybına uğrayacaklarını anladıkları anda hemen inkarcılarla birlik olup, samimiyetsizliklerini gösterirler.Cahiliye toplumunun büyük bir bölümü ise açıkça Allah’ın varlığını inkar eder, Kuran ayetlerine karşı mücadele yürütürler. Kimileri, materyalist felsefe ya da Evrim teorisi gibi sözde dayanaklar bularak, bu inkarlarını ideolojik bir zemine oturtur. Kendilerine “modern, aydın, çağdaş, bilimsel, entelektüel” gibi insanları etkileyebilecek sıfatlarla tanıtan ve Allah’ı inkar etmekle “şahsiyet” kazandığı sanan bu zavallılar, gerçekte en açık hakikat olan Allah’ın varlığını görüp kavrayamayacak kadar beyinsizdirler.
Cahiliye toplumu içindeki bu iki ayrı gruba yapılacak tebliğ, aslında aynıdır. Her ikisine de Allah’ın varlığının delilleri anlatılacak ve batıl inançlarla örülmüş düşüncelerinin gerçekleri görebilecek hale gelebilmesi için uğraşılacaktır. Ancak inkarlarını ideolojik bir zemine oturtmuş olanlar için, öncelikle bu ideolojilerinin dayanaklarının çürütülmesi gerekmektedir. Örneğin körü körüne ve cahilane bir biçimde inandıkları Evrim teorisi, kendi içindeki çelişki ve açmazlar ortaya konarak yıkılabilir. Kişi, inandığı sistemin gerçekte sefil bir aldatmaca olduğunu görmelidir.
Bu noktadan sonra yapılması gekeren iş, her iki grup içinde aynıdır. Cahiliye sisteminin batıl fikirleri ile düşünme yeteneklerini kaybetmiş, muhakemeleri yok edilmiş, akılları boğulmuş olan bu insanlar, belki de hayatlarında ilk kez Kuran’ın kast ettiği anlamda düşünmeye davet edileceklerdir. Yıllardır yedikleri meyvanın, içtikleri suyun, soludukları havanın nasıl olup da var olduğu konusunda kafa yormaya zorlanacaklardır. Sahip oldukları bedenin, gözlerinin, kulaklarının, kalplerinin nasıl var olduğu, bunları kimin yarattığı hakkında düşünmeye teşvik edileceklerdir. Zaten Kuran’da, insana düşünmesi için yol gösterilir ve neleri düşünmesi gerektiği de sık sık vurgulanır. Örneğin Vakıa Suresi’nde, insana şöyle seslenilir:
Şimdi (rahimlere) dökmekte olduğunuz meniyi gördünüz mü?
Onu sizler mi yaratıyorsunuz, yoksa yaratıcı Biz miyiz?
Sizin aranızda ölümü takdir eden Biziz ve Bizim önümüze geçilmiş değildir;
(Yerinize) Benzerlerinizi getirip-değiştirme ve sizi şimdi bilemeyeceğiniz bir şekilde-inşa etme konusunda.
Andolsun, ilk inşa (yaratma)yı bildiniz; ama öğüt alıp-düşünmeniz gerekmez mi?
Şimdi ekmekte olduğunuz (tohum)u gördünüz mü?
Onu sizler mi bitiriyorsunuz, yoksa bitiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık, gerçekten onu bir ot kırıntısı kılardık; böylelikle şaşar-kalırdınız.
(Şöyle de sızlanırdınız:) “Doğrusu biz, ağır bir borç altına girip-zorlandık.”
“Hayır, biz büsbütün yoksun bırakıldık.”
Şimdi siz, içmekte olduğunuz suyu gördünüz mü?
Onu sizler mi buluttan indiriyorsunuz, yoksa indiren Biz miyiz?
Eğer dilemiş olsaydık onu tuzlu kılardık; şükretmeniz gerekmez mi?
Şimdi yakmakta olduğunuz ateşi gördünüz mü?
Onun ağacını sizler mi inşa ettiniz (yarattınız), yoksa onu inşa eden Biz miyiz?
Biz onu hem bir öğüt ve hatırlatma (konusu), hem ihtiyacı olanlara bir meta kıldık.
Şu halde büyük Rabbini ismiyle tesbih et. (Vakıa Suresi, 58-74)

Tebliğ yapılacak kişi ilk önce şu mantık üzerinde düşünmeye başlamalıdır: Düzen ya da estetik sahibi olan hiçbir şey, tesadüfen ya da kendi kendine oluşamaz. Eğer bir yerde bir düzen, bir denge, bir tasarım ve estetiğe sahip bir ürün varsa, bu mutlaka akıl sahibi bir varlık tarafından düzenlenmiş ve meydana getirilmiş demektir. Bir kağıdın üzerine çizilmiş düzgün bir geometrik şekil ya da tek bir düzgün harf gören insan, bunların akıl sahibi bir insan tarafından o kağıdın üzerine kondurulduğuna emindir. Çok büyük bir hesap ve denge üzerine kurulu olan evren de kuşkusuz üstün akıl sahibi bir Yaratıcı tarafından yaratılmıştır. O yaratıcı herşeyin sahibi Allah’tır.
Dolayısıyla, gözümüzle gördüğümüz, kulağımızla duyduğumuz ya da hissettiğimiz herşey, bizlere yerlerin ve göklerin sahibi olan Yaratıcı’yı, yani Allah’ı tanıtmaktadır. Zaten yaratılış amaçları da budur. Allah, üzerlerinde kendi sıfatlarını tecelli ettirmek için eşyayı varetmiştir. İnsanın kainatı saran kusursuzluk, sonsuz güzellikler üzerinde detaylı olarak düşünmesi bu apaçık gerçeği fark etmesi için yeterlidir. Çünkü çevresini saran yaratılış gerçekleri, bu ihtişamlı düzenin bir sahibi olduğunu açıkça göstermektedir.
Tebliğ yapılan kişi bu anlayışa sahip olduktan sonra, Kuran ahlakının ve dinin anlatılması daha da kolaylaşacaktır. Kişiye anlatılanlar, bu idrakten itibaren bir şey ifade etmeye başlayacak, kafasında bulanık durumdaki birçok kavram netleşerek yerine oturacaktır.
AHİRETİN HATIRLATILMASI
Ve hiç kimsenin, hiç kimse adına bir şey ödemeyeceği, hiç kimsenin şefaatinin kabul edilmeyeceği, hiç kimseden bir fidye alınmayacağı ve yardım görülmeyeceği bir günden sakının. (Bakara Suresi, 48)
Cahiliye toplumundaki insanların gerçekte en büyük imani sorunlarından biri, ahiretin varlığına olan inançlarındaki eksikliktir. Ahireti, varlığı şüpheli bir “temenni” olarak görürler. Sanki gerçekte böyle bir şey yoktur da, insanlar ölüm konusunda kendilerini teselli etmek için bunu “uydurmuşlardır”. Nitekim inkarcı sistemin ideologları, bu iddiayı sık sık öne sürerler.
Cahiliyenin ahirete olan imanındaki zaafiyetin en büyük göstergesi, ölüm hakkında konuşulduğunda ya da bir yakınları öldüğünde gösterdikleri tutumdur. İnkar eden kişiler ölüm hakkında konuşulmasından hiç hoşlanmaz, ölüm konusu açıldığında hemen kapatmak ya da başka bir konuya geçmek isterler. Ahirete kesin bir biçimde inanan bir insan, yani bir mümin, ölüm karşısında üzüntü duymaz. Hayatı Allah vermiştir ve yine O geri alır. Bu üzülecek bir şey de değildir; ölen insan, yokluğa değil, ebedi yurduna gitmektedir.
Ancak ahirete olan imanındaki zaafiyet, cahiliyeyi yiyip bitirir. Bir yakınları öldüğünde, birbirlerine, “üzülme, iyi insandı, cennete gider inşallah” gibi Kuran mantığına uygun sözler söylerler, ama hiçbirinin kalbi gerçekten ahirete iman etmediği için, bu sözlerin vicdanları üzerinde hiçbir etkisi olmaz. Kalplerinde, dünyanın gerçek olduğuna, ahiretin ise bulutların arkasında, bulanık bir mitolojik efsaneden başka bir şey olmadığına dair ilkel ve sapkın bir inanış vardır. Kuran’da geçen ifadeyle, “Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Ahiretten ise gafil olanlardır.” (Rum Suresi, 7)
Oysa ahiret gerçeğin ta kendisidir, aldatıcı ve kendisinden şüphe duyulacak bir şey varsa, o da dünya hayatıdır. Cehennem ehline, “…Yıl sayısı olarak yeryüzünde ne kadar kaldınız?” diye sorulduğunda onlar, “bir gün ya da bir günün birazı kadar kaldık…” derler. Buna karşılık Allah şöyle buyurur: “…Yalnızca az (bir zaman) kaldınız, gerçekten bir bilseydiniz. Bizim, sizi boş bir amaç uğruna yarattığımızı ve gerçekten bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi mi sanmıştınız?” (Mü’minun Suresi, 115)

Allah, insanın nefsine verdiği tüm istekleri nimetleriyle karşılar. Örneğin insan yemek ve içmek ister; Allah yiyecekleri ve içecekleri yaratmıştır. İnsan karşılıklı sevgi, saygı ve muhabbetten çok büyük zevk alır. Allah insanları, kadını ve erkeği yaratmıştır. İnsan güzellik ister, estetik ister; Allah tüm evreni ve tüm dünyayı sonsuz güzelliklerle doldurmuştur. Zaten Allah’ın insanın içine bir istek vermesindeki amaç da, ona o nimeti tattırmak istemesidir. Bir İslam büyüğü, bunu “vermek istemese, istemek vermezdi” sözüyle ifade eder.
Ve tüm bunların yanında, insan sonsuza dek yaşamak da ister. Ama, küfrün mantığına göre, ölüm yüzünden bu istek asla tatmin edilemez. Oysa bu inkar edenlere ait batıl ve hatalı bir düşüncedir. Gerçekte Allah, ahireti yaratmakla ve insanı sonsuza dek hayat sürecek biçimde inşa etmekle, kişinin bu isteğine de cevap vermiştir. Ölüm, yalnızca bir geçiş kapısıdır. İnsanın, geçici ve aldatıcı bir yurt olan dünyadan kalkıp, ahirete doğru giden seferinde, ilk duraktır. Asıl olan ruhtur, beden değil. Ölümle birlikte ruh canlı kalır, ancak kalıp değiştirir.
İnsanların yaptıklarına göre ceza ve mükafat görmeleri de asıl olarak ahirette olur. Dünya hayatında bir mümin sıkıntı çekip, zorlu ortamlarla karşılaşırken, inkarcılar çok büyük bir zenginlik, sefahat ve ihtişam içinde hayatlarını devam ettirebilirler. Bu dünya hayatındaki imtihanın bir gereğidir. Oysa Allah’ın sonsuz adaleti, müminin mükafatlandırılmasını, inkarcıların ise azaplandırılmasını gerektirir. Bu ise, asıl olarak büyük bir mahkemede, mahşer günü görülecek olan hesapla karara bağlanacak ve mümin için cennette, kafir içinse cehennemde sonsuza dek uygulanacaktır.
Tebliğ yapılan kişinin bu büyük gerçeğin farkına varması elbetteki hayati öneme sahiptir. Çünkü ahiret Allah’ın varlığı ile birlikte, imanın en temel iki konusundan biridir. Tebliğ yapılan kişiye, Kuran ayetlerine dayanarak açık ve etkileyici bir Kuran tasviri yapılmalı, mahşer günü, hesap, cennet ve cehennem ayrıntılarıyla açıklanmalıdır. Yaptığı her işin Allah tarafından görülüp bilindiği, görevli melekler tarafından da zapta geçirildiğini bilmeli, ahirette dünyada yaptığı her işten, hatta aklından geçirdiği her düşünceden sorumlu olacağının bilincinde olmalıdır.
TEVHİD VE ŞİRKİN ANLATILMASI
Sizin ilahınız tek bir ilahtır; O’ndan başka ilah yoktur; O, Rahman’dır, Rahim’dir (bağışlayan ve esirgeyendir). (Bakara Suresi, 163)
İnsanlar içinde, Allah’tan başkasını ‘eş ve ortak’ tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah’a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah’ın olduğunu ve Allah’ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi. (Bakara Suresi, 165)
Aslında insanların önemli bir bölümü Allah’a inanır. Ancak onları asıl iman yolundan saptıran şey, kendilerine Allah’tan başka ilahlar edinmeleridir. Bu durum, Kuran’da şirk (ortak koşmak) olarak tanımlanır; şirk koşanlara ise “müşrik” denir. Buna karşın, İslam’ın özü “tevhid”dir; yani “birlemek”, tek ilah olarak Allah’ı kabul etmek ve O’ndan başka hiçbir varlığa kulluk etmemek.
Ancak ilginçtir, Allah’tan başka ilah edinenlerin neredeyse tümü, kendilerinin müşrik olduğunu kabul etmez. Aksine, çeşitli sözde açıklamalarla, ideal bir Müslüman olduklarını öne sürerler. Kimileri, edindikleri ilahlar için, ”…Biz, bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz…” (Zümer Suresi, 3) derler. Kuran’da bu ve benzeri yöntemlerle, şirk koştuklarını inkar etmeye çalışan müşriklerin durumundan şu şekilde söz edilir:
Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki: “Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?” (Bundan) Sonra onların: “Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik” demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı. (En’am Suresi, 22-24)
Bugünkü cahiliye toplumu da, tam anlamıyla bir müşrik topluluğu olduğu halde, bu durumu kabul etmez ve kendilerinin ideal birer müslüman olduğunu iddia ederler. Çünkü onların zihniyetine göre, şirk koşmak, yalnızca tahtadan taştan yapılmış putların ya da totemlerin önünde secde etmekten ibarettir. Allah’tan başka ilah edinmeyi, yalnızca üç boyutlu ve cansız bir suret önünde yere kapanmak sanırlar.
Oysa secde, bir varlığa kulluk etmenin yalnızca sembolik bir ifadesidir. Ve bir insan bir varlığın önünde secde etmese de, O’na kulluk ediyor olabilir. Allah’a ait olan sıfatları kendi zihninde söz konusu varlığa aktarması, “müşrik” olması için yeterlidir.
Allah, rızası aranmaya layık olan tek varlıktır. Buna rağmen eğer insan Allah’ın dışındaki varlıkların rızasının peşinde koşar, örneğin insanlara kendini beğendirmeye ve onları mutlu etmeye çalışırsa, onları kendine ilah edinmiş olur. Allah’tan başka varlıklardan yardım bekler, medet umarsa, onları ilah edinmiş olur. Hayatını Allah’ın kurallarına göre değil de, başka varlıkların kurallarına uygun olarak yürütmeye karar verirse, o varlıkları “Rab” kabul etmiş, yani yine ilah edinmiş olur.
Buna karşılık, “muvahhid” (birleyen, şirk koşmayan) mümin karakteri, Allah’tan başka bir Rab, eğitici, dost, sahip ve ilah tanımamaktır. Kuran’ın ilk suresi olan Fatiha Suresi’nde geçen “Yalnızca sana kulluk eder, yalnızca senden yardım dileriz” (Fatiha Suresi, 4) ayeti, bu katıksız imanın ifadesidir.
Zaten insan, fıtrat (yaratılış) yönünden tevhide inanmaya ve tevhide göre yaşamaya eğilimlidir. “Ben, cinleri ve insanları yalnızca bana ibadet etsinler diye yarattım” (Zariyat Suresi, 56) hükmü, insanın sadece Allah’a kulluk etmek için var olduğunu haber verir. Bu durumda insana düşen, yaratılış amacına uyarak “muvahhid” bir biçimde Allah’a ibadet etmektir. Yaratılışına uygun olan bu olduğu için, en kolay yol da budur. Nitekim Kuran’da şöyle denir:
Öyleyse sen yüzünü Allah’ı birleyen (bir hanif) olarak dine, Allah’ın o fıtratına çevir; ki insanları bunun üzerine yaratmıştır. Allah’ın yaratışı için hiçbir değiştirme yoktur. İşte dimdik ayakta duran din (budur). Ancak insanların çoğu bilmezler. (Rum Suresi, 30)
Tebliğ yapılan kimseye anlatılacak en temel konu, işte bu şirk ve tevhid konusudur. Ona, içinden çıktığı toplumun pek çok yönden şirk koşan bir toplum olduğu açıklanmalı, gerçek imana kavuşmak içinse, kendisinde köklü bir değişim yapması gerektiği anlatılmalıdır. Allah’ın dininden üstün tuttuğu herşeyden yüz çevirmesi gerektiği bildirilmelidir.
Anlatılmalıdır ki, insanın başka herhangi bir varlığı değil, kendi istek ve tutkularını Allah’ın emir ve yasaklarından üstün tutması, kendi aklını Kuran’dan üstün görmesi, başlı başına büyük bir şirktir. Kuran’da bu tür insanlar, “kendi hevasını (istek ve tutkularını) ilah edinenler” (Furkan Suresi, 43) olarak tanımlanır ve Kuran ayetlerine göre durumları şu şekilde anlatılır:
Şimdi sen, kendi hevasını ilah edinen ve Allah’ın bir ilim üzere kendisini saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürlediği ve gözü üstüne bir perde çektiği kimseyi gördün mü? Artık Allah’tan sonra ona kim hidayet verecektir? Siz yine de öğüt alıp-düşünmüyor musunuz? (Casiye Suresi, 23)
İnsanı şirkten kurtarmak için ona verilmesi gereken en önemli bilgi ise, gerçekte maddenin asıl mahiyeti ile ilgili “özlü bilgi”dir. Eğer insan; maddesel evrenin gerçekte bir “hayal”, yani bir “vehim” olduğunu hisseder ve tüm varlıkların gerçekte Allah’ın sıfatlarının tecellisine mazhar olan birer “gölge varlık” olduğunu anlarsa, o zaman tek gerçek varlığın ve dolayısıyla yegane ilahın Allah olduğunu kalben kavrar.
Sonuçta insanın şirkten kurtulabilmesi; Allah’ı herşeyin üstünde tutması, O’nu herşeyden daha fazla sevmesi ve O’nun hükmünden başka hiçbir hükmü tanımaması ile olur. Bu ise, cahiliye toplumundaki yerleşik karakter ve zihin yapısının tümüyle yıkılıp, yerine Kuran’a dayalı bir karakter ve zihin yapısının oturtulmasını gerektirir. Tebliğ yapılan kişiden asıl beklenen hareket de budur, aksi halde din kendisine anlatılmış, ama ona itaat etmemiş bir kişi olarak çok büyük bir azabı hak edecektir.
Ancak kendi içindeki bu “devrim”i yapabilmesi için, ona yardımcı olmak gerekir. İlk yapılması gerekenlerden biri, kendisine gerçek İslam’ın anlatılmasıdır. Çünkü cahiliye toplumunda tanımış olduğu din, bir sürü hurafe ve bid’atle karışmış olan çarpık bir modeldir ve bu model yüzünden İslam’a karşı pek çok önyargıya sahip olması mümkündür. Ya da dini hiç tanımıyor olabilir. Bu nedenle, kendisine dinin detaylı bir biçimde anlatılması şarttır.
DİNİN ANLATILMASI
  1. KURAN HAKTIR VE DEĞİŞTİRİLMEMİŞTİR
Dünya üzerindeki herhangi bir kişiye Kuran-ı Kerim hakkında ne bildiğini sorsanız, size İslam dininin kutsal kitabı olduğunu söyleyecektir. Bu doğru bir cevaptır, fakat yeterli değildir. Çünkü Kuran insanların büyük bir bölümünün zannettiği gibi sadece Müslüman olarak doğmuş ya da sonradan Müslümanlığı kabul etmiş insanlara değil, Allah’ın tüm insanlığa göndermiş olduğu ve kıyamet gününde de sorumlu tutacağı kutsal kitabıdır. Fakat insanların büyük bir bölümü kıyamet gününde sorumlu tutulacakları Kuran-ı Kerim hakkında çok kısıtlı bilgiye sahiptirler. Öyleyse tüm insanların Kuran’ın gönderiliş amacı ve dinin hükümleri ile ilgili her ayrıntıyı bilmeleri ve bunları da hayatlarında uygulamaları gerekmektedir. İnsanın kendisini yaratan Rabbine karşı sorumluluklarını öğrenebileceği tek kaynak Kuran’dır. Allah hesap günü insanları sadece Kuran’dan sorumlu tutacağını Zuhruf Suresinde şu şekilde bildirmektedir:
Şu halde, sana vahyedilene sımsıkı-tutun; çünkü sen dosdoğru bir yol üzerindesin. Ve şüphesiz o (Kur’an), senin ve kavmin için gerçekten bir zikirdir. Siz (ondan) sorulacaksınız. (Zuhruf Suresi, 43-44)
Kuran Allah’ın kelamıdır. Kendinde önce indirilen kutsal kitapları doğrulamakta ve hak ile batılı birbirinden ayırmaktadır. Tüm inananlar için bir rehberdir ve bir benzerinin getirilmesi mümkün değildir.
Kuran’ın hak kitap olduğu bütün açıklığıyla ortada olmasına rağmen, tarih boyunca bunu inkar eden kişiler çıkmıştır. Bu kişilerin ortaya attıkları en bilinen örneklerden biri Kuran’ın peygamber tarafından yazılmış olduğu veya kendilerinin de Kuran benzeri bir kitap getirebilecekleri yönündedir. Allah’ın ve Kuran’ın üstünlüğünü kabul etmemek için bu tür sapkın iddialar ortaya atan kişilerin bu tür girişimleri her seferinde çok büyük bir hüsranla sonuçlanmıştır. Nitekim Kuran’ın Allah katından indirilmiş hak ve örneksiz bir kitap olduğu ile ilgili ayetler şu şekilde bildirilmiştir:
De ki: “Eğer bütün ins ve cin (toplulukları), bu Kur’an’ın bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler.” (İsra suresi, 88)
Bu Kur’an, Allah’tan başkası tarafından yalan olarak uydurulmuş değildir. Ancak bu, önündekileri doğrulayan ve kitabı ayrıntılı olarak açıklayandır. Bunda hiç şüphe yoktur, alemlerin Rabbindendir. Yoksa: “Bunu kendisi yalan olarak uydurdu” mu diyorlar? De ki: “Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” Hayır, onlar ilmini kuşatamadıkları ve kendilerine henüz yorumu gelmemiş bir şeyi yalanladılar. Onlardan öncekiler de böyle yalanlamışlardı. Zulmedenlerin nasıl bir sonuca uğradıklarına bir bak. (Yunus Suresi, 37-39)
Aslında tebliğdeki asıl hedef, konuşulan kişinin kendisine rehber olarak Kuran’ı kabul etmesinin sağlanmasıdır. Aksi halde gerçek bir iman ve kurtuluş söz konusu olmaz. Kişi, cahiliye ahlakının tüm yazılı ya da sözlü kurallarını terk ederek, kendisine yalnızca ve yalnızca Kuran’ı rehber edinen ve Kuran’ın her hükmüne de son derece titiz davranan bir mümin haline gelmelidir.
Bunun için de öncelikle Kuran’ı tanıması ve onun Allah’ın sözü olduğuna inanması gerekir. Bu nedenle de tebliğ yapılan kişiye, Kuran’ın Allah’tan gelen bir vahiy olduğu ve indirilmesinden bu yana tek bir harfinin dahi değişmediğine dair açık deliller gösterilmelidir.
“Rabbinin sözü, doğruluk bakımından da, adalet bakımından da tastamamdır. O’nun sözlerini değiştirebilecek yoktur. O, işitendir, bilendir” (En’am Suresi,115) ayetinden de açıkça anlaşıldığı gibi, Kuran Allah tarafından indirilmiştir ve yine O’nun tarafından korunarak bozulması engellenmiştir. Bu korunmayı Allah “Hiç şüphesiz, zikri (Kuran’ı) biz indirdik biz; onun koruyucuları da gerçekten biziz” (Hicr Suresi, 9) ayetiyle de haber verir.
Kuran’ın korunmuş olmasının en önemli delillerinden biri, içinde hiçbir çelişki ve çarpıklık barındırmamasıdır. 23 yıl içinde, farklı olaylar üzerine ve farklı şartlara göre indirilmiş olan ayetlerin hiçbiri bir diğeri ile çelişik bir bilgi ya da hüküm taşımazlar. Bu duruma Allah şu ayetle dikkat çeker:
Onlar hâlâ Kur’an’ı iyice düşünmüyorlar mı? Eğer o, Allah’tan başkasının katından olsaydı, kuşkusuz içinde birçok aykırılıklar (çelişkiler, ihtilaflar) bulacaklardı. (Nisa Suresi, 82)
Bir başka ayete göre de, “Hamd, Kitabı kulu üzerine indiren ve onda hiçbir çarpıklık kılmayan Allah’a aittir.” (Kehf Suresi, 1) Aksini iddia edenlere verilen cevap ise açıktır: “…Bunun benzeri olan bir sûre getirin ve eğer gerçekten doğru sözlüyseniz    Allah’tan başka çağırabildiklerinizi çağırın.” (Yunus Suresi, 38) Bir diğer ayette şu hüküm verilir:
Allah’ın hak dinini duyurduğu Kuran öyle bir kitaptır ki, “bütün ins ve cin (toplulukları), onun bir benzerini getirmek üzere toplansa, -onların bir kısmı bir kısmına destekçi olsa bile- onun bir benzerini getiremezler”. (İsra Suresi, 88)
2. ÖLÇÜ KURAN’DIR
Onlar hâlâ cahiliye hükmünü mü arıyorlar? Kesin bilgiyle inanan bir topluluk için hükmü, Allah’tan daha güzel olan kimdir? (Maide Suresi, 50)
İnsanlar, yalnızca Kuran’a iman ettiklerini beyan etmekle Allah’ın rızasını ve cennetini kazanacak değillerdir. Bu imanın hayata geçirilmesi, insanın günlük yaşamının her aşamasında Kuran’ı rehber ve kıstas edinmesi gerekir. Eğer Kitabı bilir de, uygulamazsa, “Kendilerine Tevrat yükletilip de sonra onu (içindeki derin anlamları, hikmet ve hükümleriyle gereği gibi) yüklenmemiş olanların durumu, koskoca kitap yükü taşıyan eşeğin durumu gibidir…” (Cuma Suresi, 5) ayetinde tanımlanan konuma girebilir. Önemli olan, her konuyu Kuran’ın rehberliğinde düşünmek, buna karşın cahiliye toplumunun adetlerinin ve örflerinin içindeki her türlü Kuran dışı ölçü ve kıstası reddetmektir.
Kişi, kınadığı bir şeyi yalnızca Kuran’a aykırı olduğu için kınamalı, beğendiği bir şeyi yalnızca Kuran’a uygun olduğu için beğenmeli, karşılaştığı her olayda Kuran’ın rehberliğinde karar vermeli ve hareket etmelidir. Elbette ki bu değişim bir günde olmaz. Kuran’ın önce öğrenilmesi, sonra da yaşama geçirilmesi belirli bir süreç içinde olur. Ama önemli olan bu değişim için niyet etmek ve sonra da kararlı davranmaktır. Tebliğ yapan kişiye düşen görev ise, önce tebliğ yaptığı kişiyi bu değişimi başlatması için ikna etmek, sonra da Kuran’a geçiş sırasında yaptığı yanlışları güzel bir dille anlatarak yardımcı olmaktır.
3. DÜNYA İMTİHAN YERİDİR
Tebliğ yapılan kişi, iman ettiğini beyan etmekle “cennet ehli” bir mümin haline geldiğini sanabilir. Oysa iman ettiğini beyan etmek, Kuran’a dayalı olarak sürdürülecek olan uzun bir eğitimin ilk adımıdır. Kuran, müminleri “…Bizim Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar…” (Fussilet Suresi,30) olarak tanımlar. Bu dosdoğru istikamet Allah’ın, insanın imanını denemek ve olgunlaştırmak amacıyla yaratacağı pek çok imtihan ve engele rağmen tutturulacaktır. Bir ayette şu şekilde bildirilir:
İnsanlar, (sadece) “iman ettik” diyerek, sınanmadan bırakılacaklarını mı sandılar? Andolsun, onlardan öncekileri sınadık; Allah, gerçekten doğruları da bilmekte ve gerçekten yalancıları da bilmektedir.” (Ankebut Suresi, 2-3)
Aslında geçici ve eksik olan bu dünyanın ve onun üzerinde sürdürdüğümüz hayatın yaratılmasındaki amaçların başında insanın imtihan edilmesi gelmektedir. İnsan için asıl yurt bu değildir ve bu geçici “bekleme salonu”nda yalnızca denenmek için bulunmaktadır. Kuran’da bu gerçek şu şekilde bildirilir:
“O, amel (davranış ve eylem) bakımından hanginizin daha iyi (ve güzel) olacağını denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstün ve güçlü olandır, çok bağışlayandır.” (Mülk Suresi, 2)

Sahip olduğu beden de insana bu amaçla verilmiştir. Allah şöyle buyurur: “Şüphesiz biz insanı, karmaşık olan bir damla sudan yarattık. Onu deniyoruz. Bundan dolayı onu işiten ve gören yaptık.” (İnsan Suresi, 2)
İnsanın denenmesinin farklı yöntemleri vardır. En önemlilerinden biri, Allah’ın imtihan amacıyla yarattığı zorluklardır. Bu durum Kuran’da şöyle açıklanır:
“Andolsun, biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155)
Kuran’da da Resullerin ya da onların yolunu izleyen müminlerin nasıl imtihan edildiklerine dair pek çok örnek vardır. İman etmeleri üzerine ailelerinden ya da çevrelerinden aldıkları tepkiler, karşılaştıkları tehdit ve baskılar, iftiralar, alaya alınmalar, kendi yaptıkları hatalar, bunların hepsi birer denemedir. Bu sıkıntı ve zorluklara karşı müminden beklenen tavır, “…(Bana düşen) güzel bir sabırdır…” (Yusuf Suresi, 18) diyerek, hiçbir zaman Allah’ın rahmet ve yakınlığından kuşku duymadan ve her türlü zorluğu yine Allah’ın desteği ile aşacağını bilerek kararlılık göstermektir.
Sıkıntılar imtihan sebebi olduğu gibi, nimetler de imtihan sebebidir. Allah insana verdiği nimetle, onun olgunluğunu ve Kendisine olan sadakatini dener.
Nimetle denemedeki amaç, müminin cahiliye karakterinin en önemli özelliklerinden biri olan, refaha ulaşınca şımarma basitliğinden uzak olduğunun ispatlanmasıdır. Bu basitlik, cahiliyedeki insanların ortak vasfı gibidir; ellerine büyük bir servet ya da şöhret geçtiğinde şımarmaya, azgın bir gurur geliştirmeye, diğer insanlara karşı zalim ve kibirli davranmaya başlarlar. Kalpleri kaskatı olur ve Allah’tan da tümüyle uzaklaşırlar.
Oysa nimet, insanı azgınlaştırmak için değil, şükrettirmek için vardır. Bunun şuurunda olan mümin, Kuran’da geçen ifadeyle “dünya hayatının geçici süsünü” sadece Allah’ın rızasını kazanmak için kullanır, dünyevi zevkleri ve güzellikleri tüketebilmek için yarışmaz. Yaşadığı hayatta hiçbir şey tesadüfen karşısına çıkmamıştır, mutlaka kendisinin nasıl bir davranışta bulunacağının sınanacağı bir durumla karşı karşıyadır. Bunu bilen biri artık dünyanın önemli bir sırrına vakıf olmuştur. Böylece Allah’ın hoşnut olacağı en güzel, en doğru ve en akılcı davranışı da göstermiş olur.
Kısa dünya hayatında Rabbi tarafından denendiğini kavrayan biri dinin en önemli temellerinden birinin de idrakine varmış demektir. Bu nedenle tebliğ yapılan bir kişi, bu konuda öncelikle eğitilmelidir. Çünkü eğer gerçekten iman etmişse, kısa süre içinde türlü zorluklarla karşılaşacak ve samimi bir imtihana sahip olup olmayacağı konusunda denemeden geçirilecektir.
4. DİN KOLAYDIR VE İNSANIN YARATILIŞINA UYGUNDUR
Cahiliye toplumunda dinin içine gelenekler, töreler, yanlış inançlar ve daha birçok yabancı unsur katılmış ve sonuçta ortaya uygulaması son derece zor, çarpık bir model çıkmıştır. Bunun üzerine, bir de dine karşı mücadele yürüten inkarcı çevrelerin kasıtlı propagandaları eklenince, çoğu insan İslam’ı çok zor, uygulandığında insanı büyük sıkıntılara sokacak bir din olarak görmeye başlar.
Oysa bu bir aldanmadır. İnsanı yaratan Allah’tır ve “O, yarattığını bilmez mi? O, Latif’tir; Habir’dir” (Mülk Suresi, 14) ayetiyle de vurgulandığı gibi, yarattığı kulunu en iyi tanıyan, onun istek ve ihtiyaçlarını en iyi bilen O’dur. İnsanlar için belirlediği dini de, onlara en uygun biçimde düzenlemiştir. Amaç insanların sıkıntı çekmeleri değil, ruhlarına en uygun olan sistem içinde Rablerini tanımaları, O’na kulluk etmeleri ve gerçek kurtuluş ve mutluluğa ulaşmalarıdır. Bir ayette,    Allah şu şekilde buyurmuştur:
Allah adına gerektiği gibi cehd edin. O, sizleri seçmiş ve din konusunda size bir güçlük yüklememiştir, atanız İbrahim’in dini(nde olduğu gibi). O (Allah) bundan daha önce de, bunda (Kur’an’da) da sizi “müslümanlar” olarak isimlendirdi; elçi sizin üzerinize şahid olsun, siz de insanlar üzerine şahidler olasınız diye. Artık dosdoğru namazı kılın, zekatı verin ve Allah’a sarılın, sizin Mevlanız O’dur. İşte, ne güzel mevla ve ne güzel yardımcı. (Hac Suresi, 78)
Bir başka ayette ise şöyle denir: ”Biz sana bu Kur’an’ı güçlük çekmen için indirmedik, içi titreyerek korku duyanlara’ ancak öğütle-hatırlatma (olsun diye indirdik).” (Taha Suresi, 2-3) İslam’ın amacı insanları kolay ve rahat olana davet etmek ve insanın en çok huzur bulacağı hayatı yaşamalarını sağlamaktır. Bu Allah’ın rahmetindendir. Kuran’da şöyle denir: “Allah (ağır yükleri) sizden hafifletmek ister: (Çünkü) insan zayıf olarak yaratılmıştır.” (Nisa Suresi, 28)
Bu gerçek, tebliğ yapılan kişiye mutlaka iyi bir biçimde anlatılmalıdır. Böylece, nefsin dinden uzak durmak için kullandığı en büyük bahanelerden biri yok edilmiş olur. Dinin kolaylığı anlatılırken, cahiliyede öğrendiği din modelinin yanlışları da gözler önüne serilmeli, İslam’ın parçası sandığı hurafeler tebliğ yapılan kişinin zihninden silinmelidir.
5. DİN KISITLAYICI VE BASKICI DEĞİL, ÖZGÜRLÜKÇÜDÜR
Cahiliye toplumu, dinin “zor” olduğuna inandığı kadar “baskıcı” ve “özgürlükleri kısıtlayıcı” olduğunu da düşünür. Bu yanlış mantığa göre, din insanlar üzerine çeşitli kısıtlamalar koymakta ve böylece onların özgürlüğünü yok etmektedir. Bu toplum içinde kendilerini “özgürlükçü” olarak tanımlayanlar da, mümkün olduğunca dinden uzaklaşır, hatta dine karşı savaş açarlar.
Oysa gerçek bunun tam tersidir. Din özgürlük, dinsizlik ise baskı ve esaret getirir.
Ancak bu gerçeğin kavranabilmesi için öncelikle insan ruhunun tam mahiyetinin tanınması gerekir. Konunun gerçeğini bizlere Kuran bildirir ve insanın ruhunun “çift yönlü” olduğunu Şems Suresi’nde şöyle açıklar:
Güneşe ve onun parıltısına andolsun,
Onu izlediği zaman aya,
Onu (güneş) parıldattığı zaman gündüze,
Onu sarıp-örttüğü zaman geceye,
Göğe ve onu bina edene,
Yere ve onu yayıp döşeyene,
Nefse ve ona ‘bir düzen içinde biçim verene’,
Sonra ona fücurunu (sınır tanımaz günah ve kötülüğünü) ve ondan sakınmayı ilham edene (andolsun).
Onu arındırıp-temizleyen gerçekten felah bulmuştur.
Ve onu örtüp-saran da elbette yıkıma uğramıştır. (Şems Suresi, 1-10)

Ayetlerde nefs ile ilgili olarak verilen bilgi göstermektedir ki, Allah insanı yaratırken onun nefsine (benliğine) hem kötülüğü, hem de ondan sakınmayı, yani iyiliği ilham etmiştir. İnsanın içinde bu iki güç birden bulunur. İnsanın kurtuluşu (felahı) ise, bu kötülükten sakınmayı seçmesidir. Yok eğer böyle yapmazsa, yıkıma uğrar. Nefsinde kötülük bulunduğunu kabul etmez. Etmediği anda da o kötülükten sakınacak bilince sahip olamaz, ayetin ifadesiyle o kötülüğü “sarıp örter”, kendi içinde besler. Dolayısıyla o kötülük, onu yutar.
Nefsin içindeki bu kötülüğün varlığını kabul edip ondan sakınmak, insana “felah”ı, yani kurtuluşu getirmektedir. Özgürlük ise, bu felahın ta kendisidir.
Çünkü insanı dış güçlerden çok daha büyük baskı altına alan asıl güç, nefsindeki söz konusu kötülüktür. Bu kötülük, insanı bencillik içinde boğar, kıskançlık verir. Sürekli bir güvensizlik ve gelecek korkusu aşılar. En kötüsü de, insanın, nefsindeki bu güç nedeniyle, sonu gelmeyen bir tutku ve hırs içinde boğuşmasıdır. Nefsin içindeki bu güç, insana sürekli daha fazla mal biriktirmesini, daha fazla para kazanmasını, daha fazla toplumsal statü elde etmesini emreder. Oysa bu tutkuların tatmin edilmesi mümkün değildir. Zengin olmak büyük bir tutkudur, ancak bu tatmin edildiğinde yeni tutkular gelecektir. Yaşanan, bir kısır döngüdür.
Kurtuluş bu döngüden kurtulmakla elde edilir. Kuran’da geçen ifadeyle “… Kim nefsinin ‘cimri ve bencil tutkularından’ korunmuşsa, işte onlar, felah (kurtuluş) bulanlardır”. (Haşr Suresi, 9)
İnsan bu tutkuların esiri olmaktan kurtulduğunda özgürleşir. Bu noktada, artık onun yaşamının amacı, söz konusu sonu gelmez tutkuları tatmin etmek değildir. Yaşamının amacı, artık yalnızca Allah’ın hoşnutluğunu kazanmaktır ki, insan zaten bunun için yaratılmıştır.
Gerçek özgürlük işte budur; Allah’a kul olmak ve böylece Allah’ın dışındaki herşeyden özgürleşmek. Bu nedenledir ki, Hz. İmran’ın karısı, Kuran’a geçmiş olan şu duayı etmiştir:
“Rabbim, karnımda olanı, ‘her türlü bağımlılıktan özgürlüğe kavuşturulmuş olarak’ Sana adadım, benden kabul et. Şüphesiz işiten bilen Sensin Sen.” (A’li İmran Suresi, 35)
Aynı nedenle, Hz. İbrahim babasına şöyle demiştir:
“Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve seni herhangi bir şeyden bağımsızlaştırmayan şeylere niye tapıyorsun?” (Meryem Suresi, 42)
Resullerin yaptıkları ise, insanları nefslerindeki tutkulardan ya da başka insanlara kul olmaktan kurtarmak ve yalnızca Allah’a kul olmaya davet etmektir. İnsanlar, yaratılış amaçlarına aykırı olan bu sapkınlıklardan kurtuldukça, özgürleşirler. İşte bu nedenledir ki, Kuran’da Resul, müminlerin “ağır yüklerini, üzerlerindeki zincirlerini indiren” kişi olarak tarif edilmiştir. (Araf Suresi, 157)
Ve işte bu nedenledir ki, İslam, cahiliye toplumunun kuruntularının aksine, insanı baskı altına almaz, aksine özgürleştirir. Tebliğ yapılan kişiye bunun anlatılması oldukça önemlidir. Konu hem üstte anlattığımız “özgürlük tarifi” ile açıklanmalı, hem de dini “baskıcı” sanmasına neden olan hurafeler ve bid’atlar (dine sonradan girmiş yabancı unsurlar) konuşulan kişinin zihninden silinmelidir.
İslam özgürlükçü olduğuna göre, onun tebliğ edilmesinde de baskıcı bir yöntem kullanılmayacaktır. Resulullah’a Allah Kuran’da şu emri vermiştir: “Artık sen, öğüt verip-hatırlat. Sen, yalnızca bir öğüt verici-bir hatırlatıcısın. Onlara ‘zor ve baskı’ kullanacak değilsin.” (Gaşiye Suresi, 21-22) Aynı konu, aşağıdaki ayetle de hükme bağlanır:
Dinde zorlama (ve baskı) yoktur. Şüphesiz, doğruluk (rüşd) sapıklıktan apaçık ayrılmıştır. Artık kim tağutu tanımayıp Allah’a inanırsa, o, sapasağlam bir kulpa yapışmıştır; bunun kopması yoktur. Allah, işitendir, bilendir. (Bakara Suresi, 256)
Tebliğ yapılan kişiye bu konu anlatılmalı ve ne İslam’ın kuralları ne de kendisiyle ilgilenen müminler tarafından hiçbir şekilde bir baskı ya da zorlama ile karşılaşmayacağı, bunun Kuran ahlakına aykırı olduğu ve Allah’ın razı olmadığı bir ahlak olacağı açıklanmalıdır. Böylece cahiliyenin oluşturduğu yersiz endişeler giderilir ve tebliğin önündeki engellerden biri daha kalkar.

“DİNSİZLİĞİN DİNİ” İLE MÜCADELE YÖNTEMLERİ

Şu an dünya üzerinde “din” olarak adlandırılmayan ama aslında adeta bir din gibi benimsenmiş birçok inanç sistemi  mevcuttur. İşte biz bu bölümde dünya üzerinde hakim olan materyalizm, komünizm gibi ideolojileri, bunların kendilerine sözde bilimsel dayanak olarak gördükleri Darwinizm’i ve bunların dışında da dinsizliğe dayalı tüm sistemleri “dinsizliğin dinleri” olarak tanımladık. Çünkü bu ideolojiler, inançlarıyla, uygulamalarıyla, günlük hayata yönelik kurallarıyla dinsiz bir din halini almışlardır. Her birinin adeta ilah olarak gördükleri önderleri, her bir kelimesini ezbere bildikleri ve asla değiştirilemeyecek birer gerçek olarak kabul ettikleri kitapları vardır. Bu sahte dinler çok büyük bir hızla yayılmakta, takipçilerinin sayısı günden güne artmaktadır. Çünkü bunların peşinden gidenler “dinsizliğin dini”ni hakim kılmak için çok ciddi bir çaba içindedirler. Kitaplar yazarak, makaleler yayınlayarak, sürekli bu batıl dinlerin tebliğini yaparak hak dine karşı mücadele etmektedirler.
Dinsizlik dinini savunanların karşılarındaki en büyük engellerden biri ise, Allah’ın inanan kullarına bir rehber olarak indirdiği vahyi, yani Kuran-ı Kerim’dir. Kuran’da, sözünü ettiğimiz batıl dinlerle yapılacak olan mücadele tarif edilmekte ve bu şerefli görev inananlara verilmektedir.
İşte bu noktada Allah’ın vahyine uyan samimi Müslümanların üzerine çok büyük bir sorumluluk düşmektedir. Bu batıl dinlerin geçersizliğini anlatma hizmetini üzerine alacak, bu uğurda çok ciddi bir şekilde çaba sarf edecek, elindeki tüm imkanları bu yolda kullanacak inançlı kişilere ihtiyaç duyulmaktadır.
Geçtiğimiz 20. yüzyılda ve içinde bulunduğumuz dönemde, dinsizlik dini belki de tarihte ilk defa bu kadar fazla yayılma imkanı bulmuştur ve bu dinin bağlıları da Allah’ın Kuran’da bildirdiği gibi “hakkı batıl ile geçersiz kılmak için” (Kehf Suresi, 56) mücadele vermektedirler. Bu nedenle de özellikle bu dönemde, Kuran’da tarif edilen bu şerefli mücadele içinde yer almak, dinsizliğin dininin tüm dayanaklarını fikri anlamda geçersiz kılmak çok büyük bir önem taşımaktadır. Allah bu şerefli görevi üstlenen kullarına çok önemli bir müjde de vermiştir. Kuran’da, ”Hayır, Biz hakkı batılın üstüne fırlatırız, o da onun beynini darmadağın eder. Bir de bakarsın ki, o, yok olup gitmiştir. (Allah’a karşı) Nitelendiregeldiklerinizden dolayı eyvahlar size.” (Enbiya Suresi, 18) ayetinde haber verildiği üzere, batıl mutlaka yok olacaktır.
İnsanların dünyadaki ve ahiretteki kurtuluşları için dinsizliğin yeryüzünden tamamen kaldırılması son derece önemlidir. Ve dinsizliğin yeryüzünden silinerek yerine Kuran ahlakının yaygınlaştırılması da -baştan beri üzerinde durduğumuz gibi- tüm inananların sorumluluğudur. “Ben dindarım, diğer insanlar başlarının çaresine baksınlar” demek, samimi bir Müslümanın vicdanına sığmaz. Aşağıdaki ayet, bu görevi tüm Müslümanların üzerine İlahi bir görev olarak yüklemektedir. Allah her mümini, yakınlarını ve tüm insanları cehennem azabından korumakla yükümlü kılmıştır:
Ey iman edenler, kendinizi ve yakınlarınızı ateşten koruyun ki onun yakıtı insanlar ve taşlardır; üzerinde oldukça sert, güçlü melekler vardır. Allah kendilerine neyi emretmişse ona isyan etmezler ve emredildiklerini yerine getirirler.” (Tahrim Suresi, 6)
Bazı kimseler ise “ben dinsizlikle nasıl mücadele edebilirim?” diye düşünüyor olabilirler. Bu, şeytanın insanları oyalamak, Kuran ahlakının yaşanmasını engellemek ve dinsizliğin dininin yayılmasına zemin hazırlamak için verdiği bir kuruntudur. Dinsizlikle mücadeleden kastedilen, dinsiz felsefelerin ve fikir akımlarının bilimsel ve akılcı delillerle geçersizliklerinin ortaya konması, fikri alanda bunların çökertilmesidir. Çünkü fikri yönden çökmüş ve bilimsel olarak da dayanağı kalmamış bir ideolojinin peşinden hiç kimse gitmez.
Dolayısıyla bu önemli fikir mücadelesinde her insanın yapabileceği bir hizmet mutlaka vardır. Hiçbir şeye imkan bulamayanlar da, bu önemli mücadelede yer alan, hayatını buna adayan kimselere yardımcı ve destekçi olmalıdırlar. Örneğin dinsizlikle mücadele amacıyla yazılmış kitapların veya yazıların geniş bir çevre tarafından okunmasını sağlamak, bu kitaplarda yazanları çok iyi öğrenerek bunları herkese anlatmak, dinsizlikle mücadele eden, dinsizliğin fikrini çürüten bilgileri türlü yollarla dünyaya yaymak gibi hizmetler dinsizlikle mücadelenin önemli birer parçasıdır.
Unutmamak gerekir ki Bediüzzaman’ın da belirttiği gibi “Küfre rıza küfür olduğu gibi; dalalete, fıska, zulme rıza da fısktır, zulümdür, dalalettir.” Bu nedenle çekimser kalanlar, dinsizliğe karşı imkanı olduğu halde mücadele etmeyenler veya mücadele edenlere destek olacaklarına zorluk çıkaranlar, aslında bilerek veya bilmeyerek dinsizliğe destek olmakta ve onların işlerini kolaylaştırmaktadırlar.
Samimi bir mümin, hiçbir zaman bu önemli konularda çekimser kalmaz. Her zaman Kuran’ın emrettiği konularda son derece duyarlı, atak ve kararlı davranır. Vicdanından dolayı bugün yeryüzünde zulüm gören, zayıf bırakılmış, aç, güvenliksiz yaşayan ve zavallı konumda olan her insanın sorumluluğunu üzerinde hisseder. Örneğin bugün Keşmir’de, Doğu Türkistan’da ve Filistin’de milyonlarca Müslüman sadece dinlerinden dolayı zulüm görmektedir. Geçtiğimiz yıllarda Kosova ve Bosna’da yüz binlerce insan olmadık işkencelere maruz bırakılmış, yerlerinden, yurtlarından edilmiş, dünyanın gözü önünde katledilmişlerdir. Sadece bazı Müslüman ülkelerde değil, dünyanın bir çok yerinde insanlar, dinsiz gruplar veya dinsiz fikir akımları nedeniyle zulüm görmeye devam etmektedirler. Rusya’da yıllardır dinsiz nesiller yetiştirilmekte, dinsizliğin dini çok büyük bir hızla yayılmaktadır. (Detaylı bilgi için bkz. Çözüm Kuran Ahlakı, Harun Yahya) Vicdan sahibi bir insan bunların hiçbirini gözü kapalı izlemez. İşte bu nedenlerden ötürü tüm Müslümanların dinsizliğin insanlık üzerindeki zulmünü kaldırmak için var güçleriyle mücadele etmeleri gereklidir. Bunun en akılcı ve en etkili yolu ise site boyunca belirttiğimiz fikri alandaki mücadeledir.
Bu bölümde, böyle önemli bir görevi yüklenen insanların özellikle üzerinde durmaları gereken konular ele alınacak ve Kuran ayetleri doğrultusunda, bu mücadelenin nasıl izlenmesi gerektiği anlatılacaktır.
DİNSİZLİĞİN PUTLARINI KIRMAK
Dinsizliğin dini ile mücadelede en etkili yöntem kuşkusuz Kuran’da örnek olarak gösterilen Hz. İbrahim’in metodudur. Önceki bölümlerde anlattığımız gibi Hz. İbrahim’in döneminde yaşayan insanlar kendi elleriyle yaptıkları putlara tapıyor ve her konuda bu sahte ilahlarından medet umuyorlardı. (Bilindiği gibi bu, aynı zamanda tarih boyunca pek çok inkarcı kavmin uyguladığı bir yöntemdir.) Hz. İbrahim ise bu insanlara önünde eğildikleri putların hiçbir şeye güç yetiremeyen, tahtadan yapılmış, cansız varlıklar olduğunu hatırlatmış ve onların mantık ve muhakeme bozukluklarını tüm açıklığı ile gözler önüne sermiştir.
Önceden de belirttiğimiz gibi, Hz. İbrahim döneminde yaşayan insanlarla günümüz “puta tapıcıları” arasında pek bir fark yoktur. O dönemdeki insanlar nasıl ısrarla tahta heykelleri ilah olarak kabul ediyorlarsa, günümüz dinsizleri de cansız atomları, şuursuz doğayı, tesadüfleri ilah olarak kabul etmektedirler. Şuursuz atomların biraraya gelerek, kusursuz ve muhteşem bir sistemi oluşturmak üzere organize olduklarına inanmaktadırlar.
Hz. İbrahim’in, kavmini bu sapkın inançlarından kurtarmak, onları “uyandırmak” için başvurduğu yöntem ise Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?” “Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler. Dedi ki: “Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.” (Enbiya Suresi, 52-54)

“Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.” Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye. (Enbiya Suresi, 57-58)


Ayetlerde haber verildiği gibi Hz. İbrahim, babasının ve kavminin gerçekleri göremeyecek kadar körleştiklerini gördüğünde onların taptıkları putlara bir tuzak kurmaya karar vermiştir. Kavmi yanından uzaklaştığında, taptıkları cansız putları kırarak, onların akıllarıyla bulamadıkları açık bir gerçeği kendilerine delille ispatlamıştır: Cansız putların aciz oldukları ve bir şey yaratamayacakları gerçeğini…
Putperestler geri dönüp de Hz. İbrahim’e neden putları kırdığını sorduklarında aldıkları cevap ise, içinde bulundukları akılsızlığı gözler önüne sermesi açısından son derece önemlidir:

Dediler ki: “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?” “Hayır” dedi. “Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.” Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; “Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)” dediler. Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: “Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.” (Enbiya Suresi, 62-65)
Bu insanların, “Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin” diyerek aslında gerçeğin farkında olduklarını belirtmeleri son derece önemli bir noktadır. Hepsi aslında putların konuşamayacaklarının bilincindedirler. Putlarının hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerini, cansız bir varlığa hayat veremeyeceklerini, evrende var olan kusursuz düzeni yaratamayacaklarını çok iyi bilmektedirler. Ancak atalarından devraldıkları dinsizlik mirasını devam ettirebilmek ve Allah’ın varlığını inkar etmek için bu cansız varlıkları ilah kabul etmişlerdir.
Günümüzde evrimciler ve materyalistler de tamamen buna benzer bir zihniyeti taşırlar. Bugün herhangi bir evrimci, samimi olarak düşündüğünde canlılığın tesadüflerle oluşamayacak kadar karmaşık ve kusursuz olduğunu anlayacaktır. Bunun yanında aynı bilim adamları evrenin bir başlangıcı olması gerektiğini, yani ezeli ve ebedi olamayacağını da onaylayacaklardır. Ancak söz konusu kişiler, bunu itiraf etmelerine rağmen, son derece bağnaz bir tutum sergilemeye devam ederler. Aynı Hz. İbrahim döneminde yaşayan putperestler gibi kendi sahte ilahlarını bırakıp Allah’a inanmalarının imkansız olduğunu dile getirirler. Evrimcilerin ve materyalistlerin kitabın başından itibaren tarif ettiğimiz atalarının dinine ne kadar körü körüne bağlı olduklarını anlamak için günümüz evrimcilerinden birkaçının bu yöndeki itirafını görmek yeterlidir.
Örneğin Harvard Üniversitesi’nden evrimci ve materyalist genetikçi Richard Lewontin kendisinin ve diğer materyalistlerin ön yargılı ve bağnaz tutumlarını şöyle ifade etmiştir:
Bizim materyalizme olan bir inancımız var, ‘a priori’ (önceden kabul edilmiş, doğru varsayılmış) bir inanç bu. Bizi dünyaya materyalist bir açıklama getirmeye zorlayan şey, bilimin yöntemleri ve kuralları değil. Aksine, materyalizme olan a priori bağlılığımız nedeniyle, dünyaya materyalist bir açıklama getiren araştırma yöntemlerini ve kavramları kurguluyoruz. Materyalizm mutlak doğru olduğuna göre de, İlahi bir açıklamanın sahneye girmesine izin veremeyiz.
Ünlü İngiliz zoolog ve evrimci D.M.S. Watson ise, evrimcilerin ellerinde evrimin gerçekleştiğine dair delilleri olmamasına rağmen neden hala bu teoriyi savunduklarını şöyle açıklamıştır:
“Evrim teorisinin yaygın kabul gören bir teori olmasının nedeni bu teoriyi ispatlayacak yeterli delilin var olması değil, ancak diğer alternatifin yani doğaüstü yaratılışın tümüyle kabul edilemez olmasıdır.”

Ünlü İngiliz bilim adamı Chandra Wickramasinghe de Allah’ın inkar edilmesi için insanların beyinlerinin nasıl yıkandığını şöyle açıklamıştır:
Bir bilim adamı olarak aldığım eğitim boyunca, bilimin herhangi bir bilinçli yaratılış kavramı ile uyuşamayacağına dair çok güçlü bir beyin yıkamaya tabi tutuldum. Bu kavrama karşı şiddetle tavır alınması gerekiyordu… Ama şu anda, Tanrı’ya inanmayı gerektiren açıklamaya karşı olarak öne sürülebilecek hiçbir argüman bulamıyorum…
Yukarıda örnekleri verilen evrimci bilim adamlarının, doğru olmadığını bildikleri halde sadece Allah’ı inkar edebilmek için evrim teorisine ve materyalizme inandıkları kendi sözleriyle ortaya çıkmaktadır. Ve bu kişiler günümüzün önde gelen materyalist evrimcilerinden sadece birkaçıdır.
Bu insanlara verilebilecek cevap ise, Kuran’da bildirilen, Hz. İbrahim’in kendi kavmine verdiği cevaptır. Hz. İbrahim’in kavmine verdiği karşılık, onları sarsmak ve akla davet etmek olmuştur. Ayetlerde Hz. İbrahim’in sözleri şöyle haber verilmektedir:
Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya Suresi, 66-67)
Hz. İbrahim nasıl putperestlerin putlarını kırarak ve dinsizliğin tüm dayanaklarını ortadan kaldırarak onların acizliğini ortaya koyduysa, günümüzdeki inananların da dinsizlerin ilah edindiği madde putunu kırarak dinsizliği etkisiz hale getirmeleri gerekmektedir.
Bu putların kırılmasında uygulanacak yöntem ise, kısaca şöyle maddelendirilebilir:
1. DİNSİZ AKIMLARIN İDEOLOJİLERİNİ VE SAVUNDUKLARI FİKİRLERİ ÇOK İYİ TANIMAK
Her insanın, manevi değerleri tahrip edecek faaliyetler içinde olan dinsiz akımları çok iyi tanıması, onların ideolojilerini, hangi konuda hangi fikri savunduklarını iyi bilmesi son derece önemlidir. Çünkü ancak bu yolla söz konusu çevrelerin mantık bozuklukları, sapkınlıkları, devlete ve millete zarar verecek düşünceleri, bilime ve akla aykırı yönleri deşifre edilebilir. Ve bunun sonucunda bu dinsiz ideolojilerin ne kadar zayıf temellere dayandıkları, tutarsızlıkları gözler önüne serilebilir. Ayrıca dinsiz ideolojileri yakından tanıyan vicdan sahibi kişiler, bunların devlete ve millete verebilecekleri olası zararları önceden tahmin edebilir, bu sayede gerekli önlemlerin alınması için devlete destek ve yardımcı olacak bir faaliyet içine girebilirler.
2. MATERYALİZMİN VE EVRİM TEORİSİNİN GEÇERSİZLİKLERİNİN BİLİMSEL DELİLLERİ İLE ORTAYA KONMASI
Günümüzde dinsizliğin en tehlikeli ve en yaygın dini materyalizmdir. Materyalizmi diğer dinsiz fikirlerden farklı kılan ve daha etkili olmasına neden olan bir unsur da, “bilimsel bir kılıf” içinde sunulmasıdır. Bu nedenle putperestlik ilkellik olarak adlandırılırken, materyalizm ve evrim teorisi, -putperestlikten bir farkları olmamasına rağmen- sahte bir “bilimsel saygınlık” kazanmışlardır. Dolayısıyla materyalizmin ve evrim teorisinin aslında bilimle ve akılla çelişen fikirler olduğunun ortaya çıkarılması ve bunun insanlara anlatılması son derece önemlidir.

Evrim teorisinin iddialarının tek tek ele alınarak, tüm delillerinin aslında sahte olduklarının veya bu delillerin insanlara çarpıtılarak sunulduklarının anlatılması son derece önemlidir. Bunu yaparken en son buluşların, bilim dünyasındaki gelişmelerin an an takip edilmesi, dünyanın dört bir yanında evrim konusunda ortaya atılan iddiaların hiç atlanmadan bilimsel olarak çürütülmesi, her konuda çok bol delil sunulması gereklidir.

Ayrıca bir noktayı daha belirtmekte yarar vardır: Aslında evrim teorisinin delil olarak öne sürdüğü birkaç konu vardır ve bunlar da daha en baştan çürütülmüştür. Ama evrimciler bunları sürekli bilimsel terimlerle süsleyerek, farklı kişilerin kalemlerinden veya ağızlarından, “bilimsel” bir kisve altında aktardıkları için, yeni yeni deliller sunuyor gibi görünürler. Oysa halk açısından anlaşılmaz ifadelerle, bol Latince kelimelerle, sayfalarca yazdıkları konuların özüne bakıldığında, bilimsel yönde hiçbir delil sunmadıkları anlaşılır.
Ne var ki bugün dünya insanlarının büyük çoğunluğu Darwinizm’in ne denli saçma bir iddia olduğunu görememekte ve bu teoriyi bilimsel bir gerçek sanmaktadır. Dolayısıyla, önemli bir başka hizmet de, insanların bilgilendirilmesi ve bu tehlikeye karşı uyarılmasıdır. Takdir edileceği gibi, bu hizmet ciddi bir çaba gerektirir. Herkes elinden geleni yapmalı, bu tarihi sorumluluğun ağırlığını olabildiğince yüklenmelidir.
3. KURAN’DA BİLDİRİLEN GERÇEK DİNİN ANLATILMASI

Materyalist çevreler halka kendi ideolojilerini telkin ederlerken, dine karşı saldırgan bir tutum sergilerler. Ancak bu çevrelerin dine saldırırken kullandıkları malzemeler, ya tahrif edilmiş eski dinler ya da Müslümanlık adı altında yaşanan, içine türlü hurafeler katıldığı için özünden tamamen uzaklaşmış bazı anlayışlardır.
Oysa gerçek Müslümanlık, bu çevrelerin hedef aldıkları tutucu din anlayışından tamamen farklıdır. Bu nedenle hurafelerle dolu dine karşı olarak, Kuran’da bildirilen gerçek din ahlakının insanlara çok etkili ve yaygın bir şekilde anlatılması gerekir. Kuran, içinde hiçbir çelişki bulunmayan ve Allah Katından indirilmiş bir kitaptır. Bu gerçeğin delillerinin açıkça ortaya konmasının yanı sıra, Kuran’da bildirilen ayetlerin ve anlatılan olayların insanlara aktarılmaları da son derece önemlidir. Bediüzzaman Said Nursi de “maddiyyun ve tabiiyyun felsefeleri” ile mücadelede en etkili yolun Kuran’ın hakikatlerini anlatmak olduğunu çok defa belirtmiştir:
… Beşinci olarak: Şimdi bu zamanda en büyük tehlike olan dinsizliğe, anarşistliğe, maddeciliğe karşı yalnız tek bir çare var: O da Kur’an’ın hakikatlerine sarılmaktır. Yoksa koca Çin’i, az bir zamanda komünistliğe çeviren bela, siyasi, maddi kuvvetler ile susmaz. Onu yalnızca Kur’an gerçekleri susturabilir.
Görüldüğü gibi Bediüzzaman’ın, dinsizliğin getireceği tehlikelere karşı sunduğu çözüm, Kuran ahlakının yaşanması ve yaşatılmasıdır. Ayrıca Bediüzzaman’ın dinsizliğin neden olduğu anarşi ve devlet düşmanlığının nasıl yenilebileceği ile ilgili sözlerinden bazıları da şöyledir:
Sarsılmaz bir iman isteyen ve dinsiz anarşistliğe karşı kırılmaz bir kılınç arayanlar, Büyük alamete (Kur’an’a) müracaat etsinler. (Şualar, 599)
Çünkü masonluk, komünistlik, dinsizlik doğrudan doğruya anarşistliği doğuruyor. Ve bu dehşetli duruma karşı ancak ve ancak Kuran gerçekleri etrafında İttihad-ı İslam dayanabilir… (Beyanat ve Tenvirler, s. 21)
4. ALLAH’IN VARLIĞININ DELİLLERİNİN ANLATILMASI
Aklını ve vicdanını kullanan bir insan için Allah’ın varlığı çok açıktır. Allah yarattığı her varlıkta sonsuz ilminin, aklının, gücünün delillerini insanlara göstermektedir. Ancak kimi insanlar yıllarca Allah’ı inkar etmeye yönelik bir telkin alırlar. Kimileri de bu konuda kuşku içindedirler. Dolayısıyla bu insanlara Allah’ın varlığının delillerini göstermek gerekir. Bu insanların sahip oldukları ön yargıları ve bağnaz tutumu kırmak için onlara, Allah’ın varlığına dair deliller göstermek, her varlığı tek tek inceleyerek, bunların en küçük bir parçasının dahi tesadüfen meydana gelemeyeceğini açıklamak gerekir. Hem yazılı, hem de görsel yöntemler kullanarak bu konuda çok kapsamlı bir faaliyet yürütülmesi Müslümanlar üzerine düşen büyük bir görevdir.


Apaçık gerçekleri göremeyecek kadar manevi yönden aciz hale gelen insanlar, ancak ciddi bir çabayla bulundukları gaflet uykusundan uyandırılabilirler. Allah’ın varlığını ve çevresinde gördüğü kusursuz sistemlerin tek başlarına, tesadüfler sonucunda oluşamayacağı gerçeğini kavrayan bir insan için ise, dinsizlik tehlikesi artık ortadan kalkmış olur. Çünkü Allah’a iman eden bir insan O’na karşı sorumlu olduğunu ve bundan sonraki hayatını O’nun rızası için yaşaması gerektiğini de kavrar.
Nitekim Allah Kuran’ın birçok ayetinde insanları yarattığı varlıklar üzerinde düşünmeye ve bu varlıklardan ibret almaya çağırmaktadır:



Üzerlerindeki göğe bakmıyorlar mı? Biz, onu nasıl bina ettik ve onu nasıl süsledik? Onun hiçbir çatlağı yok. Yeri de (nasıl) döşeyip-yaydık? Onda sarsılmaz dağlar bıraktık ve onda ‘göz alıcı ve iç açıcı’ her çiftten (nice bitkiler) bitirdik. (Bunlar,) ‘İçten Allah’a yönelen’ her kul için ‘hikmetle bakan bir iç göz’ ve bir zikirdir. Ve gökten mübarek (bereket ve rahmet yüklü) su indirdik; böylece onunla bahçeler ve biçilecek taneler bitirdik. Ve birbiri üstüne dizilmiş tomurcuk yüklü yüksek hurma ağaçları da. Kullara rızık olmak üzere. Ve onunla (o suyla) ölü bir şehri dirilttik. İşte (ölümden sonra) diriliş de böyledir. (Kaf Suresi, 6-11)
İşte bu nedenle, “dinsizliğin dini” ile mücadelede en etkili yöntemlerden biri de insanların çevrelerindeki iman hakikatlerini, Allah’ın varlığının ve yüceliğinin delillerini görebilmelerini sağlamaktır. Allah Kuran’da “Rabbinin nimetini durmaksızın anlat” (Duha Suresi, 11) ayetiyle bu gerçeği haber vermektedir. Müslümanların da Allah’ın insanlar için yaratmış olduğu tüm nimetleri, içinde bulundukları çağın en etkili yöntemleri kullanarak, insanlara durmaksızın anlatmaları gerekmektedir.
5. KURAN AHLAKI YAŞANDIĞINDA NASIL BİR HAYAT OLACAĞINI AÇIKLAMAK
Allah Kuran’da insanlara güzel ahlakı, adaleti, sevgi, şefkat ve merhameti, fedakarlığı, sabrı, diğer insanların çıkarlarını kendi çıkarlarının üzerinde tutmayı, devlete saygı, sevgi ve itaati, barış ve güvenliği sağlamayı, insanların arasını düzeltmeyi, fakir ve zavallıları koruyup kollamayı, çalışkanlığı, Allah rızası için hizmet etmeyi emreder. Bu özelliklerin hakim olduğu bir milletin nasıl bir üstünlüğe, refah ve huzur ortamına sahip olacağı ise açıktır.

İnsanların birçoğu Kuran’da bildirilen din ahlakını tanımadıkları için, onlara Kuran ahlakının insanlara sunduğu güzelliklerin anlatılması, asıl din ahlakını yaşamanın kolay ve insanın yaratılışına en uygun hayat olduğunun gösterilmesi gerekir. Böylece insanlar tüm dünyada yaşanan sorunların çözümünün Kuran’da olduğunu da göreceklerdir. Allah bir ayetinde Kuran’ın indiriliş amacını şöyle bildirir:
… Biz Kitabı sana, herşeyin açıklayıcısı, Müslümanlara bir hidayet, bir rahmet ve bir müjde olarak indirdik. (Nahl Suresi, 89)


6. VİCDANLI İNSANLARIN BİRLİK OLMALARI
Dinsizlikle mücadele konusunda Müslümanların çaba harcamaları, tüm imkanlarını birleştirerek, devleti ve milleti elbirliği ile bu tehlikeden korumaları son derece önemlidir. Her insan bu fikri mücadelede ne kadar çok hizmet ederse, dinsizliğin yeryüzünden silinmesi ve böylece “yeryüzünde fitne kalmaması” da o kadar hızlı olacaktır.
Birlik (tesanüd), imanlı insanlara hem maddi hem de manevi bir kazanç sağlar. Allah müminlere birçok ayetinde birlik içinde davranmalarını ve aralarında çekişmemelerini emreder:
Allah’a ve Resûlü’ne itaat edin ve çekişip birbirinize düşmeyin, çözülüp yılgınlaşırsınız, gücünüz gider. Sabredin. Şüphesiz Allah, sabredenlerle beraberdir. (Enfal Suresi, 46)
Allah, bir başka ayetinde de müminlere eğer aralarında çekişirlerse yeryüzünde fesat oluşacağını bildirir:
İnkar edenler birbirlerinin velileridir. Eğer siz bunu yapmazsanız (birbirinize yardım etmez ve dost olmazsanız) yeryüzünde bir fitne ve büyük bir bozgunculuk (fesat) olur. (Enfal Suresi, 73)
Bu ayetten de anlaşılacağı gibi, Allah’ın dinini inkar eden, toplumları helaka sürükleyen zalim kişilere karşı şerefli bir mücadele imkanı varken, Müslümanların birbirleriyle çekişmelerinin, hayırlı faaliyetlerine engel olmalarının Allah Katında çok büyük bir sorumluluğu olabilir.

Müminlerin birbirlerine yardımcı olmalarının yanı sıra, birbirlerinin hizmetlerini teşvik etmeleri, güzel bir hizmette bulunanı takdir etmeleri de gerekir. İmanlı insanların kardeşlik duyguları içinde, birbirlerine destek olmaları gerektiğine Bediüzzaman da birçok kereler dikkat çekmiştir. Said Nursi’nin bu sözlerinden biri şöyledir:

Ey ehl-i iman! Zillet içinde esaret altına girmemek isterseniz, aklınızı başınıza alınız. İhtilafınızdan istifade eden zalimlere karşı, “Ancak inananlar kardeştir” (Hucurat Suresi, 10) kutsal kalesinin içerisine giriniz, korununuz. Yoksa ne hayatınızı muhafaza ve ne de hukukunuzu müdafaa edebilirsiniz. Malumdur ki iki kahraman birbiriyle boğuşurken, bir çocuk ikisini de dövebilir. Bir tartıda, iki dağ birbirine karşı tartılırsa, bir küçük taş dengelerini bozup, onlarla oynayabilir. Birini yukarı, birini aşağı indirir.
İşte ey ehl-i iman! İhtiraslarınızdan ve düşmanca taraf tutmanızdan kuvvetiniz hiçe iner. Az bir kuvvetle ezilebilirsiniz. Sosyal hayatla alakanız varsa, ‘Mümin mümin için sağlam bir binanın birbirine kuvvet veren taşları gibidir’ yüksek prensibini, hayat prensibi yapınız. Dünya sefilliğinden ve ahiret sıkıntısından kurtulunuz.
BEDİÜZZAMAN SAİD NURSİ’NİN DİNSİZLİKLE MÜCADELEDE GÖSTERDİĞİ YOL
Bediüzzaman Said Nursi, Risale-i Nur’un birçok yerinde dinsizlikle mücadele konusunda inananlara yol göstermiştir. Bir sözünde ise, yukarıda değindiğimiz konularla ilgili olarak şöyle demiştir:
… Bizim düşmanımız cehalet, zaruret, ihtilaftır. Bu üç düşmana karşı san’at, marifet, ittifak silahıyla mücadele edeceğiz…
Said Nursi’nin bu sözleri insanların dinsizliğe karşı mücadelesinin ne şekilde olacağını anlamak açısından çok önemlidir. Bediüzzaman yukarıdaki sözünde üç tehlikeye dikkat çekmektedir: Cehalet, zaruret ve ihtilaf…
İlk tehlikeye karşı, yani cehalete karşı halkın bilinçlendirilmesi son derece önemlidir. Yaşadığımız toplumda insanların büyük çoğunluğu dindardır, Allah’a ve dine inanır. Ancak yine büyük çoğunluğu dinin ve manevi değerlerin karşısında yer alan tehlikelerin farkında değildir. Örneğin “hem dindarım hem de evrime inanıyorum” diyebilecek kadar evrim teorisinin içeriğinden ve hedeflerinden habersiz olanlar vardır. Ya da reenkarnasyon gibi batıl inançlara inanan ve bunu İslam’la uyumlu sanan kimseler bulunmaktadır. Bu sebeple bu konudaki cehaletin, yani bilgi eksikliğinin hızla ortadan kaldırılması şarttır.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği ikinci tehlike ise zaruret yani parasızlıktır. Günümüzde dünya üzerindeki Müslüman ülkelerin büyük bir bölümünde, “açlık, yoksulluk, parasızlık” temel sorunların başında gelmektedir. “Parasızlığın” her ülkeye göre değişen nedenleri bulunmaktadır. Kimi ülkelerde ekonomik bozukluklar, yönetimdeki aksaklıklar, kimi ülkelerde ise savaşlar, despot yönetimler ya da iç çatışmalar insanların yoksulluk çekmelerine neden olmaktadır. Mülteci kamplarında zor koşullar altında yaşayan, evlerini terk etmek zorunda kalan, ağır şartlar altında çalışmaya zorlanan, eğitim imkanı olmayan insanlar yardıma muhtaç durumdadırlar. İşte bu zor şartlarda yaşayan insanların Kuran ahlakı, Allah’ın yaratış delilleri, materyalist ve Darwinist teorilerin dünya üzerindeki yıkıcı etkileri üzerinde bilgilendirilmeleri tüm Müslümanların üzerine düşen çok önemli bir sorumluluktur. Ancak bu insanların öncelikle sağlıklı yaşam koşullarına kavuşturulmaları gerekmektedir. Bediüzzaman’ın da dikkat çektiği bu “zaruret” tehlikesi mutlaka ortadan kaldırılmalı, Müslümanların dinlerini rahatça yaşayabilecekleri bir ortam oluşturulmalıdır. Bunun için Allah’a iman eden her Müslümanın elinden gelen tüm çabayı göstermesi gerekmektedir. Allah Nisa Suresi’nde iman sahiplerine bu sorumluluklarını şu şekilde bildirmektedir:
Size ne oluyor ki, Allah yolunda ve: “Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden çıkar, bize Katından bir veli (koruyucu sahib) gönder, bize Katından bir yardım eden yolla” diyen erkekler, kadınlar ve çocuklardan zayıf bırakılmışlar adına cehd etmiyorsunuz (çaba harcamıyorsunuz)? (Nisa Suresi, 75)
Said-i Nursi’nin son olarak dikkat çektiği ihtilaf tehlikesi de bugün mevcuttur. Bugün dünyada insanlar arasında birçok konu ihtilaflıdır. Çoğu zaman fikir birliğine varılamamakta ve pek çok konu tartışmalara, çatışmalara dönüşmektedir. Oysa aklın ve vicdanın yolu birdir. Bu nedenle bu ihtilafın getireceği kargaşa ve kaos tehlikesine karşı doğrular çok açık bir şekilde ve bilimsel delillerle ortaya konmalıdır. Canlılığın kökeni konusunda da bu yol kullanılmalı, gerçekler tüm açıklığı ile anlatılmalıdır. Bu yolla halkın yanı sıra kuşku içinde olan bir çok materyalist ve evrimci de vicdanlarına başvurarak, gerçeğe ve doğru yola yönelme imkanı bulacaktır.
Bediüzzaman, bu üç tehlikeye karşı önlem alırken göz önünde bulundurulması gereken konuları da sözlerinde vurgulamaktadır. Bu konuların ilki sanattır. İnsanların dinsizliğin diniyle yapacakları mücadelede sanat çok önemli bir yer tutmaktadır. Burada “sanat” kelimesiyle pek çok şey kastedilmiştir. Allah’ın çevremizdeki sanatının tüm güzelliğiyle anlatılması en önemli konulardan biridir. Ayrıca her türlü yazılı eserde kullanılan resimlerle, dildeki açıklık ve sadelikle, baskı kalitesiyle dindar insanların üstün sanat anlayışlarını ortaya koymak da son derece önemlidir. Bunun yanında sözlü anlatımdaki hikmet de sanatın bir türüdür. Seçilen kelimeler, kullanılan örnekler, anlatımdaki çarpıcılık ve etkileyicilik karşıda bırakılacak etki açısından çok önemlidir. Evrim teorisi gibi sözde bilimsel bir konuyu anlatırken son derece karmaşık bir anlatım yolu benimseyen evrimcilerin aksine, anlatımdaki sadelik insanların gerçekleri anlamasına çok büyük bir kolaylık sağlayacaktır.
Bediüzzaman’ın dikkat çektiği marifetli anlatım da, Allah’a samimi kalple iman eden insanların belirgin bir vasfıdır. Bu samimiyet ve dürüstlük, onların anlatımlarına çok açık bir şekilde yansır. Ayrıca anlatılacak konuların aciliyete göre belirlenmesi, yine aciliyetli konuları halka ulaştırma yolları ve şekilleri tespit edilmesi, hep vicdanlı insanlara has birer marifettir.
Bediüzzaman Said Nursi’nin gösterdiği son yöntem olan ittifak ise, milletimizin refahını ve güvenliğini isteyen herkesin yerine getirmesi gereken bir vazifedir. İnananların Allah’ın varlığını inkar eden ve manevi değerlere karşı savaş açan kişilere karşı birbirlerine destek olmaları son derece önemlidir. Bu birliği bozmak için yapılacak her türlü girişim de etkinin azalmasına neden olacaktır. Eğer bir Müslüman, “Darwinizm zaten bitmiştir” veya “Darwinizm’i çürütmeye çalışmaya ne gerek var” diyerek bu yönde yürütülen fikri mücadeleyi olumsuz yönde eleştirirse, aslında farkında olmadan bu mücadele içinde ihtilaf meydana getirmiş olur. Halbuki samimi insanların, devletimizin ve milletimizin refahını düşünenlerin, Darwinizm’in ve komünizmin son zerresi de yok olana kadar fikri zeminde mücadeleye devam etmeleri gerekmektedir. Çünkü Darwinizm henüz tam anlamıyla tükenmemiştir. Evrimciler yalnızca büyük bir panik içinde son çırpınışlarını göstermektedirler, ama yapılacak daha çok iş vardır. Bu nedenledir ki bu tehlikenin bir daha oluşum göstermeyecek şekilde kökünün kazınması ve tüm insanlığın kanına giren bu zehirin akıtılması son derece önemlidir ve çok büyük bir aciliyet arz etmektedir. Bu çarpık inançların dünya üzerinden silindiğini ancak, terörün, anarşinin, din ve devlet düşmanlığının, zulmün durması ile anlayabiliriz. Bugün masum insanlar katlediliyorsa, devletin şerefli askerine, polisine teröristler tarafından silah çekiliyorsa, dünyanın dört bir yanında zulüm hüküm sürüyorsa bu, materyalizmin ve Darwinizm’in henüz son bulmadığının ve bu ideolojinin taraftarlarının hala eylemlerini sürdürdüklerinin göstergesidir.
Bu durumda vicdanlı insanların üzerine düşen görev bellidir. Allah Kuran’da “fitne kalmayıncaya ve dinin hepsi Allah’ın oluncaya kadar…” (Enfal Suresi, 39) ayetiyle dinsizliğin dini ile mücadele etmeyi emretmiştir.

RESULLERİN MÜCADELESİ

RESULLERİN MÜCADELESİ

Kuran’daki peygamber kıssalarının büyük bir bölümünde, inkarcı kavmin önde gelenlerinin Resullere karşı giriştikleri saldırılar, düzenledikleri komplo ve iftiralar anlatılır. Öyle ki, kavmin inkarcılarından bu tür tepkiler almayan Resul yoktur.
Ancak önde gelenlerin Resule karşı giriştikleri bu tür hareketlerin ilginç bir yönü vardır: Önde gelenler, hiçbir zaman “biz Allah’ı tanımıyoruz ve bu nedenle de bizi O’nun hükümlerine davet eden Resulüne karşıyız” demezler.

Tam tersine, önde gelenlerin iddiası, kendilerinin doğru sözlü, Resulün ise yalancı olduğu şeklindedir: Kendilerinin gerçekte Allah’a inandıklarını ama Resulün Allah’ın elçisi olmadığını, dünyevi çıkarlar peşinde koşan bir sahtekar olduğunu öne sürerler. Resule inananların “kandırılmış”, “büyülenmiş” insanlar olduklarını iddia ederler ve toplumu “Resulden kurtarmak” için harekete geçerler. Onlara göre sahip oldukları cahiliye düzeni son derece doğru bir düzendir ve “nereden çıktığı belli olmayan bir adam” bu düzeni bozup kendi menfaatleri için karışıklık çıkarmaya çalışmaktadır.
Peygamberler gibi son derece güzel ahlaklı, akıllı, her yönden çok üstün ve değerli insanların kötülüğünü isteyen bu kişilerin genel ruh hali de elbette oldukça bozuktur. Öyle ki Resullere tuzak kuranların rahatça cinayet işleyebilecek bir karakterde olduklarını Kuran’da verilen örneklerden anlamamız mümkündür. Örneğin Hz. Yusuf’u kıskandıklarından dolayı küçük yaşta kendisini öldürme planları yaparak tuzak kuran kardeşleri Kuran’da şöyle haber verilmiştir:
“Öldürün Yusuf’u veya onu bir yere atıp-bırakın ki babanızın yüzü yalnızca size (dönük) kalsın. Ondan sonra da salih bir topluluk olursunuz.” (Yusuf Suresi, 9)
Ayetten anlaşıldığı gibi bu tuzakları hazırlayanlar iyi insan olma iddiasıyla ortaya çıkabilmektedirler. Toplumun iyiliğini isteyen insanlar olduklarını iddia ederek kamuoyuna dürüst ve güvenilir gözükmeye çalışmaları inkarcıların çok önemli bir özellikleridir. Firavun da, kavminin önünde Hz. Musa’yı ölümle tehdit etme nedeni olarak dine zarar vermesinden ve fesat çıkarmasından çekindiği iddiasını öne sürmüş, onca zalimliğine rağmen kendisini bu değerlerin koruyucusu ilan etmiştir. Firavun’un Kuran’da haber verilen sözleri şöyledir:
Firavun dedi ki: “Bırakın beni, Musa’yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum.” (Mümin Suresi, 26)
Buna göre Firavun, kavmini sözde Hz. Musa’dan “kurtarma”ya çalışmaktadır. Bu iki yüzlü davranış, tüm önde gelen inkarcıların ortak özelliğidir. Örneğin, Kuran’da, Hz. Nuh ile kavminin önde gelenleri arasındaki diyalog şöyle anlatılır:
Kendi kavminden, inkar edip ahirete kavuşmayı yalanlayan ve kendilerine, dünya hayatında refah verdiğimiz önde gelenler dedi ki:
‘Bu, sizin benzeriniz olan bir beşerden başkası değildir, kendisi de sizin yediklerinizden yemekte ve içtiklerinizden içmektedir. Eğer sizin benzeriniz olan bir beşere boyun eğecek olursanız, andolsun, siz gerçekten hüsrana uğrayanlar olursunuz. O, öldüğünüz, toprak ve kemik haline geldiğiniz zaman, sizin mutlaka (yeniden diriltilip) çıkarılacağınızı mı va’dediyor? Heyhat, size va’dedilen şeye heyhat… O (bütün gerçek), yalnızca bizim (yaşamakta olduğumuz bu) dünya hayatımızdan ibarettir; ölürüz ve yaşarız, biz diriltilecekler değiliz. O ise, yalnızca bir adam (insan)dır, Allah’a karşı yalan uydurmaktadır, bizler de ona inanacak değiliz’.” (Müminun Suresi, 33-38)

Görüldüğü gibi, önde gelenler Resul hakkında oldukça şaşkınlık verici bir aleyhte propaganda yapmaktadırlar. Resulün insanlara bildirdiği ve dinin en büyük temellerinden biri olan ahiret inancını reddetmekte, ancak yine de Allah’ı inkar ettiklerini kabul etmeyip, Resulü “Allah adına yalan uyduran” biri, yani bir “din sömürücüsü” olarak tanıtmaya çalışmaktadırlar. Bir diğer iddiaları da Resulün de “yemek yiyen, su içen” normal bir insan olduğu, dolayısıyla ona tabi olmanın hiç kimseye bir faydası olmadığı şeklindedir. Oysa bu da son derece saçma bir iddiadır: Resul de kuşkusuz bir insandır ve diğer insanlar gibi yaşamaktadır, ancak Allah Resulü seçmiş ve doğruya yöneltmiştir. Bu nedenle de Resule kayıtsız şartsız itaat edenler, yeryüzündeki tek gerçek yol göstericiye uymuş olurlar.
Kuran’da, insanların Resullerin olağanüstü bir varlık olması beklentisi içinde oldukları, ancak bunun yanlışlığı haber verilmiştir. Allah bu kişiler için şöyle buyurmaktadır:
Kendilerine hidayet geldiği zaman, insanları inanmaktan alıkoyan şey, onların: ‘Allah, elçi olarak bir beşeri mi gönderdi?’ demelerinden başkası değildir.

De ki: ‘Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik’.”(İsra Suresi, 94-95)

İnkarcıların Resule karşı çıkmalarının asıl nedeni, kendi iddia ettikleri gibi kavimlerini onun sözde “zararlı” düşüncelerinden korumak değildir. Önde gelenler daha önce de belirttiğimiz gibi yalnızca kendi çıkarlarını düşünmekte ve çıkarları için büyük bir tehdit olarak gördükleri Resule düşmanlık beslemektedirler.
Bu nedenle önde gelen inkarcılar, ne yapıp-edip Resulün tebliğini durdurmaları gerektiğini düşünürler.
Bu hedef doğrultusunda ilk yaptıkları şey, Resul ve tebliği hakkında toplumun geneline yönelik olumsuz propagandaya girişmektir. Bu yönde kullandıkları bazı klasik iftira yöntemleri vardır. Kuran’da bu yöntemler ayrıntılı olarak anlatılır. Ancak burada çok önemli bir noktanın hatırlatılmasında fayda vardır. İnkarcılar Resulleri ve iman edenleri küçük düşürmek amacıyla ne gibi yöntemler kullanırlarsa kullansınlar, ne gibi iftiralar atarlarsa atsınlar bir sonuca ulaşamamışlardır. Çünkü inkarcıların beklediklerinin aksine iman edenler üzerinde hakaret ve iftiraların, karalama kampanyalarının da olumsuz bir etkisi olmaz. İman edenler bütün bunların kendileri için önemli birer ecir vesilesi olduğunun bilincindedirler. Bu iftiralara sabredip, en güzel şekilde karşılık verdiklerinde ve ne olursa olsun Allah yolundan ve din ahlakından taviz vermediklerinde tüm bunların karşılığını hem bu dünyada hem de ahirette alacaklarını ummanın sevincini yaşarlar.
RESULLERE KURULAN TUZAKLAR
Kuşkusuz Resule ve müminlere karşı yapılan saldırılar, iman etmeyen insanları yıldırıp korkutacak kadar ciddi saldırılardır. Örneğin Firavun, önce kendi tarafında olup da, Hz. Musa’nın gösterdiği mucizeler sonucunda Hz. Musa’ya iman eden kişileri şöyle tehdit etmiştir:
(Firavun) Dedi ki: “Ben size izin vermeden önce O’na inandınız öyle mi? Şüphesiz o, size büyüyü öğreten büyüğünüzdür. O halde ben de sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çapraz olarak keseceğim ve sizi hurma dallarında sallandıracağım. Siz de elbette, hangimizin azabı daha şiddetliymiş ve daha sürekliymiş öğrenmiş olacaksınız.” (Taha Suresi, 71)

Elbette bu, çoğu insan için oldukça caydırıcı bir tehdittir. Ancak iman eden bu kişiler, Firavun’un bu tehdidinden kesinlikle etkilenmemişlerdir. Bu durum ayetlerde şöyle haber verilmektedir:

“Dediler ki: “Bize gelen apaçık delillere ve bizi yaratana seni asla ‘tercih edip-seçmeyiz.” Neyde hükmünü yürütebileceksen, durmaksızın hükmünü yürüt; sen, yalnızca bu dünya hayatında hükmünü yürütebilirsin. Gerçekten biz Rabbimize iman ettik; günahlarımızı ve sihir dolayısıyla bizi kendisine karşı zorlayarak-sürüklediğin (suçumuzu) bağışlasın. Allah, daha hayırlıdır ve daha süreklidir.” (Taha Suresi, 72-73)
Görüldüğü gibi müminler Allah’a olan tevekküllerinden dolayı, inkarcıların tehditlerine karşı son derece cesur, son derece güvenli bir tavır sergilemektedirler. Resullerin ve müminlerin bu özelliğini haber veren ayetlerden bazıları da şunlardır:
“Kavminin önde gelenlerinden büyüklük taslayanlar (müstekbirler) dediler ki: “Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz.” (Şuayb:) “Biz istemesek de mi?” dedi. “Allah bizi ondan kurtardıktan sonra, bizim tekrar sizin dininize dönmemiz Allah’a karşı yalan yere iftira düzmemiz olur. Rabbimiz olan Allah’ın dilemesi dışında, ona geri dönmemiz bizim için olacak iş değildir. Rabbimiz, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır. Biz Allah’a tevekkül ettik. ‘Rabbimiz, bizimle kavmimiz arasında ‘Sen hak ile hüküm ver,’ Sen ‘hüküm verenlerin’ en hayırlısısın.” (Araf Suresi, 88-89)
“Onlara Nuh’un haberini oku. Hani kavmine demişti ki: “Ey kavmim, benim makamım ve Allah’ın ayetleriyle hatırlatmalarım eğer size ağır geliyorsa ben, şüphesiz Allah’a tevekkül etmişim. Artık siz ortaklarınızla toplanıp yapacağınız işi karara bağlayın da işiniz size örtülü kalmasın (veya tasa konusu olmasın), sonra hakkımdaki hükmünüzü -bana süre tanımaksızın- verin.” (Yunus Suresi, 71)
Nitekim Kuran’da Resullere, inkarcılara karşı son derece kararlı ve güvenli olmaları emredilmiştir. Ayetlerde şöyle buyrulmaktadır:
“İman etmeyenlere de ki: “Yapabileceğinizi yapın; elbette biz de yapacağız.” (Hud Suresi, 121)

Resulün inkarcılardan korkup-çekinmesi asla söz konusu olamaz. Çünkü Resuller Kuran’da haber verildiği üzere, “…Allah’ın Risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri titreyerek-korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır.” (Ahzap Suresi, 39)

Resulün ve müminlerin inkarcılara karşı bu denli kararlı ve cesur davranmalarının nedeni, olayların iç yüzünü ve sırrını kavrayabilmeleridir. Bu sır, hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin kendisine belirlenen kaderin dışına çıkamayacağı gerçeğidir. İnkar edenler kuşkusuz bu metafizik gerçekten habersizdirler ve müminlere dilediklerini yapabileceklerini zannederler. Oysa müminler bilmektedirler ki, hiç kimse Allah’ın izni dışında hiçbir şey yapamaz. Herkesin kaderini belirleyen, ne kadar yaşayacağını, nerede nasıl öleceğini tespit eden Allah’tır.
Dolayısıyla inkar edenlerin müminlere kurdukları tuzaklar, düzenledikleri saldırı ve iftiralar, Allah’ın bilgisi ve izni dışında gerçekleşemez. Bu nedenle de, müminlerin bu saldırılardan korkmalarını, çekinmelerini gerektirecek bir durum yoktur. Kuran’da haber verilen; “Siz doğru yola erişirseniz, sapan size zarar veremez” (Maide Suresi, 105); “Allah, kafirlere müminlerin aleyhinde kesinlikle yol vermez” (Nisa Suresi, 141) ve “Eğer siz sabreder ve sakınırsanız, onların ‘hileli düzenleri’ size hiçbir zarar veremez. Şüphesiz, Allah, yapmakta olduklarını kuşatandır” (Al-i İmran Suresi, 120) ayetleri, bu konuyu açıklamaktadır.
Ancak bu, müminlerin hiçbir sıkıntıyla karşılaşmayacakları anlamına gelmez. Allah, inkar edenlerin saldırıları aracılığıyla müminleri deneyecek ve onları olgunlaştıracaktır. Kuran’daki, “Allah, hiç kimseye güç yetireceğinden başkasını yüklemez” (Bakara Suresi, 286) hükmü gereği, müminler “güç yetirebilecekleri” zorluklardaki imtihanlarla denenirler. Bir Kuran ayetinde bu gerçek şöyle açıklanır:
“Andolsun, Biz sizi biraz korku, açlık ve bir parça mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmekle imtihan edeceğiz. Sabır gösterenleri müjdele.” (Bakara Suresi, 155)
Kısacası, Resul ve onunla birlikte iman edenler için, inkar edenlerin tüm baskı, iftira ve saldırıları, gerçekte Allah’ın bir imtihanıdır. Bu nedenle karşılaştıkları olaylarda son derece kararlı, güvenli ve sabırlı bir tavır ortaya koyar, asla paniğe ya da korkuya kapılmazlar. Müminlerin bu tavrı da Kuran’da şöyle bildirilir:
“Onlar, kendilerine insanlar: “Size karşı insanlar topla(n)dılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve: “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.” (Al-i İmran Suresi, 173)
Ancak burada bir noktaya dikkat etmekte fayda vardır: Resulün ve müminlerin önde gelenlerin saldırılarına sabretmeleri, hiçbir tedbir almadan durup bekledikleri anlamına gelmez. Tam aksine Resulün en önemli özelliklerinden biri de, inkar edenlerin kendisine kurduğu tuzakları bozması ve karşılığında inkar edenlere tuzak kurarak onları yenilgiye uğratmasıdır. Zira Allah’ın elçileri son derece akıllı, ileri görüşlü, tedbirli ve çok sağlam planlar hazırlayabilen çok üstün, ilim sahibi insanlardır. İnkar edenlere karşı yürüttükleri mücadelede de hep üstün gelmişlerdir. İlerleyen bölümlerde Kuran’da haber verilmiş olan, Resullerin kurduğu planlardan ve yöntemlerden bahsedeceğiz.
Resullerin İnkar Edenlerle Mücadele Yöntemleri
Allah Resulün ve müminlerin yardımcısıdır. Onları güçlendirir, yardımıyla destekler. Özellikle Resul, Allah’ın özel desteğine mazhar olur. Kuran’da, çoğu Resule, Allah’ın “ilim”, “hikmet” ve “anlatım çarpıcılığı”, “isabetli karar verme”, “olgunluk” gibi özel yetenekler verdiği bildirilmiştir. Bunun yanında Allah Resullere çok büyük bir “mülk” (maddi servet, güç ve ihtişam) da vermiştir.
Örneğin İsrailoğulları’na lider olarak seçilen Hz. Talut’a, “bilgi” “bedeni güç” ve “mülk” verilmiştir. Bakara Suresi’ndeki ayet şöyledir:
“Onlara peygamberleri dedi ki: “Allah size Talut’u (melik olarak) gönderdi.” Onlar: “Biz hükümdarlığa, ona göre daha çok hak sahibiyken ve ona bir mal (servet) bolluğu verilmemişken, nasıl bizi (yönetmek üzere) hükümdarlık (mülk) onun olabilir?” dediler. O (şöyle) demişti: “Doğrusu Allah size onu seçti ve onun bilgi ve bedenî gücünü arttırdı. Allah, kime dilerse mülkünü verir; Allah (rahmeti ve gücü) geniş olandır, bilendir.” (Bakara Suresi, 247)

Aynı şekilde ayetlerde Hz. İbrahim ve onun soyunun da “hikmet” ve “mülk” ile desteklendiği şöyle haber verilmiştir:
“Yoksa onlar, Allah’ın Kendi fazlından insanlara verdiklerini mi kıskanıyorlar? Doğrusu Biz, İbrahim ailesine Kitabı ve hikmeti verdik; onlara büyük bir mülk de verdik.” (Nisa Suresi, 54)
Hz. Yusuf da benzer biçimde desteklenmiştir. Kuran’da, “erginlik çağına erişince” Hz. Yusuf’a “hüküm ve ilim” (Yusuf Suresi, 22) verildiği bildirilir. Daha sonra Hz. Yusuf ise dua ederken şöyle der:
...”Rabbim, Sen bana mülkten (bir pay ve onu yönetme imkanını) verdin, sözlerin yorumundan (bir bilgi) öğrettin.” (Yusuf Suresi, 101)
Aynı şekilde Hz. Davud’a da “mülk ve hikmet” (Bakara Suresi, 251) verilmiştir. Bir başka ayette ise şöyle buyrulur:
“Onun (Davud’un) mülkünü güçlendirmiştik. Ona hikmet ve anlatım çarpıcılığını vermiştik.” (Sad Suresi, 20)
Resul, Allah’ın kendisine verdiği tüm bu destekle birlikte, inkarcıların önde gelenlerine karşı fikri mücadeleye girişir. Allah’ın gösterdiği yolda, O’nun gösterdiği yöntemlere göre yürütülen bir mücadeledir bu.
Nitekim akıl ve feraset sahibi Resuller inkar edenlere karşı yürüttükleri fikri mücadelede hep üstün gelmişler, inkar edenler hiçbir zaman bu güçlü ve sağlam fikre karşı bir açıklama getirememiş, hep mağlup olmuşlardır. Çünkü Resuller hak ile gelmişler ve batıla karşı daima üstün olmuşlardır.
Resulün inkarcıları ‘hor ve aşağılık’ kılması Resulün, inkarcıların önde gelenlerine karşı yürüttüğü mücadele, gerçekte Allah’ın inkarcılara tattırdığı “dünya azabı”nın bir parçasıdır. Allah’ın dünyada verdiği azabın en önemli aşamalarından biri ise, inkarcıların “hor ve aşağılık” kılınmasıdır. Tüm hayatlarını başka insanlara gösteriş yapmak, onlardan takdir toplamak için sürdüren inkarcılar için, bu son derece büyük bir azaptır. Kuran’da, “dünya azabı”nın bu “hor ve aşağı kılınma” özelliği şöyle bildirilir:
“Onlardan öncekiler de yalanladı; böylece azap onlara hiç şuurunda olmadıkları bir yerden gelip-çattı. Artık Allah, onlara dünya hayatında ‘horluğu ve aşağılanmayı’ taddırdı. Eğer bilmiş olsalardı, ahiretin azabı gerçekten daha büyüktür.” (Zümer Suresi, 25-26)
Allah, “hor ve aşağılık kılıcı” sıfatını müminlerin ve özellikle de Resulün eliyle gösterir. Tevbe Suresi’nde bu konu şöyle bildirilir:
“Onlarla çarpışınız. Allah, onları sizin ellerinizle azablandırsın, hor ve aşağılık kılsın ve onlara karşı size zafer versin, müminler topluluğunun göğsünü şifaya kavuştursun. Ve kalblerindeki öfkeyi gidersin. Allah dilediğinin tevbesini kabul eder. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 14-15)
“İnkarcıları hor ve aşağılık kılma” görevini, Hz. Süleyman da üstlenmiştir. İsrailoğulları’na Resul olarak yollanan Hz. Süleyman, inkarcı kavme yolladığı mesajında şöyle der:
“… biz onlara öyle ordularla geliriz ki, onların karşı koymaları mümkün değil ve biz onları ordan horlanmış-aşağılanmış ve küçük düşürülmüşler olarak sürüp çıkarırız.” (Neml Suresi, 37)
Dolayısıyla “inkarcıların önde gelenlerinin hor ve aşağılık kılınması” Resullerin mücadelelerinin önemli bir parçasıdır. Peki bu nasıl yapılacaktır?
Çoğu kez, inkarcı önde gelenlerin gerçek yüzünün ortaya çıkarılması, “hor ve aşağılık” kılınmaları için yeterli olur. Çünkü önde gelenler, adı üstünde, inkarda ve sapıklıkta en uç aşamaya varmış kimselerdir. Son derece dejenere bir yaşantıları vardır. Cinsel sapkınlıklar, sahtekarlıklar ve benzeri bozulmalar tarih boyunca önde gelenlerin başlıca özelliklerinden biri olmuştur. Buna karşın önde gelenler bu dejenere yapılarını toplumun genelinden gizlerler. Bunların ortaya çıkarılması, önde gelenlerin “hor ve aşağılık” kılınmasının yollarından biridir.
İman edenler, inkarcıların önde gelenleri için büyük bir korku kaynağıdır. Resulün ve müminlerin gücü, aklı, kararlılığı, inkarcıların kalbine korku salar. Kuran’da, bu durum şöyle ifade edilir:
“Herhalde içlerinde ‘dehşet ve yılgınlık uyandırma bakımından’ siz, Allah’tan daha çetinsiniz. Bu, şüphesiz onların ‘derin bir kavrayışa sahip olmamaları’ dolayısıyla böyledir.” (Haşr Suresi, 13)
Allah başka bir ayette de, inkarcıların Resule ve müminlere karşı duydukları bu korkuyu daha da artırdığını şöyle bildirmiştir:

“Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a ortak koştuklarından dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma yerleri ateştir. Zalimlerin konaklama yeri ne kötüdür.” (Al-i İmran Suresi, 151)
Kuran’da haber verilen tüm Resuller inkarcılara karşı yürüttükleri fikri mücadelede daima üstün gelmişlerdir. Resullerin tebliğini dinlemeyen, uyarılarını dikkate almayan her kavim sonunda helak edilmiş, Allah’ın elçilerine karşı planladıkları her kötülük boşa çıkmıştır.
Resulün inkar edenlerin tuzaklarını bozması
Kuran’daki pek çok ayette inkar edenlerin tuzaklarının boşa çıktığı bildirilmekte ve daha da önemlisi, inkar edenlerin tuzağına karşılık, Allah’ın inkar edenlere tuzak (“düzen”) kurduğu da haber verilmektedir.
Al-i İmran Suresi’nin 54. ayetinde, “Onlar (inanmayanlar) bir düzen kurdular. Allah da (buna karşılık) bir düzen kurdu. Allah, düzen kurucuların en hayırlısıdır” şeklinde buyrulur. Enfal Suresi’nde ise, inkar edenlerin Resule kurdukları tuzağa karşılık, Allah’ın da inkar edenlere tuzak kurduğu şöyle bildirilir:
“Hani o inkar edenler, seni tutuklamak ya da öldürmek veya sürgün etmek amacıyla, tuzak kuruyorlardı. Onlar bu tuzağı tasarlıyorlarken, Allah da bir düzen (bir karşılık) kuruyordu. Allah, düzen kurucuların (tuzaklarına karşılık verenlerin) hayırlısıdır.” (Enfal Suresi, 30)
Zaten Allah’ın isimlerinden biri de, “Makir”, yani “tuzak kuran”dır. Başka ayetlerde de Allah’ın bu sıfatı şöyle bildirilir:
“Gerçek şu ki, onlar hileli-düzenler kurdular. Oysa onların düzenleri, dağları yerlerinden oynatacak da olsa, Allah Katı’nda onlara hazırlanmış düzen (kötü bir karşılık) vardır.” (İbrahim Suresi, 46)

“Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk.” (Neml Suresi, 50)

Burada önemli bir nokta vardır: Allah’ın bu “düzen kurma” sıfatı da, az önce değindiğimiz “hor ve aşağılık kılma” sıfatı gibi, müminlerde ve özellikle de Resulde tecelli eder. Allah, çoğu kez, küfrün tuzaklarına karşılık Resulün eliyle tuzak kurar.
Kuran’da bu konuyla ilgili verilen örneklerden biri de Yusuf Peygamberin yaşamıdır. Hz. Yusuf’un inkarcı karakterli kardeşleri kendisine karşı “hileli-düzen” (Yusuf Suresi, 102) kurarak küçük yaşta iken Yusuf Peygamberi kuyuya atmışlardır. Ancak Hz. Yusuf bu tuzaktan kurtulmuş ve onların bu tuzağına karşılık bir tuzak kurmuştur. Ayetlerde bu olaylar şöyle haber verilir:
“Erzak yüklerini kendilerine hazırlayınca da, su kabını kardeşinin yükü içine bıraktı, sonra bir münadi (şöyle) seslendi: “Ey kafile, sizler gerçekten hırsızsınız.”
Onlara doğru yönelerek: “Neyi kaybettiniz?” dediler. Dediler ki: “Hükümdarın su tasını kaybettik, kim onu (bulup) getirirse, (ona armağan olarak) bir deve yükü vardır. Ben de buna kefilim.”
“Allah adına, hayret” dediler. “Siz de bilmişsiniz ki, biz (bu) yere bozgunculuk çıkarmak amacıyla gelmedik ve biz hırsız değiliz.”
“Öyleyse” dediler. “Eğer yalan söylüyorsanız (bunun) cezası nedir?” Dediler ki: “Bunun cezası, (su tası) yükünde bulunanın kendisidir. İşte biz zulmedenleri böyle cezalandırırız.”
Böylece (Yusuf) kardeşinin kabından önce onların kablarını (yoklamaya) başladı, sonra onu kardeşinin kabından çıkardı. İşte biz Yusuf için böyle bir plan düzenledik. (Yoksa) Hükümdarın dininde (yürürlükteki kanuna göre) kardeşini (yanında) alıkoyamazdı. Ancak Allah’ın dilemesi başka. Biz dilediğimizi derecelerle yükseltiriz. Ve her bilgi sahibinin üstünde daha iyi bir bilen vardır.” (Yusuf Suresi, 70-76)


Kuran’da bildirilen bir başka tuzak örneği de Hz. İbrahim’in kavminin taptığı putları kırmasıdır. Bu olayı haber veren ayetler şöyledir:
“Andolsun, bundan önce İbrahim’e rüşdünü vermiştik ve biz onu (doğruyu seçme yeteneğinde olduğunu) bilenlerdik.
Hani babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin, karşılarında bel büküp eğilmekte olduğunuz bu temsili heykeller nedir?

“Biz atalarımızı bunlara tapıyor bulduk” dediler.

Dedi ki: “Andolsun, siz ve atalarınız apaçık bir sapıklık içindesiniz.”
‘Sen bize gerçeği mi getirdin, yoksa (bizimle) oyun oynayanlardan mısın?”
“Hayır” dedi. “Sizin Rabbiniz göklerin ve yerin Rabbidir, onları Kendisi yaratmıştır ve ben de buna şehadet edenlerdenim.”
“Andolsun Allah’a, sizler arkanızı dönüp gittikten sonra, ben sizin putlarınıza muhakkak bir tuzak kuracağım.”
Böylece o, yalnızca büyükleri hariç olmak üzere onları paramparça etti; belki ona başvururlar diye.
“Bizim ilahlarımıza bunu kim yaptı? Şüphesiz o, zalimlerden biridir” dediler.
“Kendisine İbrahim denilen bir gencin bunları diline doladığını işittik” dediler. Dediler ki: “Öyleyse, onu insanların gözü önüne getirin ki ona (nasıl bir ceza vereceğimize) şahid olsunlar.”
Dediler ki: “Ey İbrahim, bunu ilahlarımıza sen mi yaptın?”
“Hayır” dedi. “Bu yapmıştır, bu onların büyükleridir; eğer konuşabiliyorsa, siz onlara soruverin.”
Bunun üzerine kendi vicdanlarına başvurdular da; “Gerçek şu ki, zalim olanlar sizlersiniz (biziz)” dediler. Sonra, yine tepeleri üstüne ters döndüler: “Andolsun, bunların konuşamayacaklarını sen de bilmektesin.”
Dedi ki: “O halde, Allah’ı bırakıp da sizlere yararı olmayan ve zararı dokunmayan şeylere mi tapıyorsunuz? Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza. Siz yine de akıllanmayacak mısınız?” (Enbiya Suresi, 51-67)

Resul ve “Atalar Dini” Temsilcilerinin Mücadelesi
Şimdiye kadar hep Resul ile kavmin önde gelen inkarcıları arasındaki mücadeleye değindik. Oysa Resule ve onunla birlikte iman edenlere düşmanlık gösterenler yalnızca kavmin önde gelen inkarcıları değildir. Başka gruplar da benzer ya da farklı nedenlerden dolayı Resule karşı harekete geçerler. Ayrıca “önde gelenler”i de tek bir bütün olarak düşünmek doğru olmaz; bu kesimin içinde de farklı özellikleri olan gruplar vardır.  Kuran’da tarif edilen bu grupları inceleyelim:
Bu grupların en önemlilerinden birisi, Resulün getirdiği hak dine karşı, içinde pek çok sapkın öğenin yer aldığı “atalarının dini”ni savunan tutucu gruptur.
Daha önce cahiliye toplumundan söz ederken, bu toplumun dinden koptuğunu ve Allah’ı göz ardı ettiğini söylemiştik. Bu doğrudur, ancak bir farkla: Cahiliye toplumları asıl olarak dinden, yani Allah’ın insanlara gösterdiği saf ve gerçek dinden kopmuşlardır. Yoksa bu toplumda birtakım dini inanışlar mevcuttur. Kuran’da anlatılan cahiliye toplumlarının hemen hepsinin birtakım dini inançları vardır. Bu cahiliye dinleri kimi zaman hak dine şekil yönünden benziyor da olabilir. Ancak bu “din”lerin özü, hak dinin özünden çok farklıdır. Hak din, Allah’ı bilip-tanımak ve yalnızca O’na kulluk etmek, O’ndan başka hiçbir şeye bağlanmamak, Allah’ın Resulünün izinden gitmek üzerine kuruludur. Oysa cahiliye toplumundaki din kavramı, daha çok atalara olan anlamsız bir bağlılık ve onlardan kalma gelenekleri devam ettirme isteği üstüne kuruludur. Belki cahiliye dininde Allah’ın adı sıklıkla kullanılır, ancak bu bir aldatmacadır; bu dinde gerçek bir iman ve Allah korkusu yoktur. Kuran’da, bu durum şöyle anlatılır:
“De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Yeryüzü ve onun içinde olanlar kimindir?”
“Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Yine de öğüt alıp-düşünmeyecek misiniz?”
De ki: “Yedi göğün Rabbi ve büyük Arş’ın Rabbi kimdir?”
“Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Yine de sakınmayacak mısınız?”
De ki: “Eğer biliyorsanız (söyleyin:) Herşeyin melekutu (mülk ve yönetimi) kimin elindedir? Ki O, koruyup kolluyorken kendisi korunmuyor.”
“Allah’ındır” diyecekler. De ki: “Öyleyse nasıl oluyor da böyle büyüleniyorsunuz?”
Hayır, biz onlara hakkı getirdik, ancak onlar gerçekten yalancıdırlar.” (Müminun Suresi, 84-90)

Ayetlerde tarif edilen kişilerin durumu son derece ilginçtir: Bu kişiler kendilerine sorulan tüm sorulara doğru cevap vermekte (yani Allah’ın herşeyin yaratıcısı olduğunu tasdik etmekte)dirler. Ancak davranışları bu sözlerine uygun değildir. Bu nedenle kendilerine, “düşünmeyecek misiniz?” “sakınmayacak mısınız?” “nasıl oluyor da büyüleniyorsunuz?” gibi sorular sorularak, hatırlatma yapılmakta ve içinde bulundukları durumdan kurtulmaları için uyarılmaktadırlar. Bunun nedeni ise, sorulara cevap veren kişilerin gerçekte verdikleri cevapların anlamını kavramıyor oluşlarıdır.
Peki acaba bu garip durumun sebebi nedir?
Sebep gayet açıktır: Söz konusu kişiler hak dinin değil, cahiliye dininin üyeleridir. Bu dinin özelliği ise, Allah’a iman, Allah korkusu, Allah’ın rızası üzerine kurulu bir inanç olmayışıdır. Bu dinin temelinde, atalardan gelen birtakım inanç ve değerlerin gelenek biçiminde korunması yatar. Üstteki ayetlerde tarif edilen kişiler, atalar dininde yer alan belli-belirsiz Allah inancını taşıyan, fakat gerçekte Allah’ın varlığını ve vasıflarını kesinlikle kavramamış olan kişilerdir.
Bu arada, atalar dini pek çok sapkın öğe de taşır. Bu din, hak dinin tek kaynağı olan vahiyden tamamen kopmuş ve birtakım hurafeleri kendine kaynak edinmiştir. Bu nedenle Allah inancından, ahlak anlayışına kadar pek çok konuda sapkın hükümleri vardır. Ve bundan dolayı da, Resul ve onunla birlikte iman edenler atalar dinine karşı çıkar ve toplumu gerçek dine, Allah’ın insanlar için “seçip-beğendiği” hak dine davet ederler.
Ancak çoğu kez insanlar atalarının dinine bağlı kalmakta diretirler. Onların bu durumları bir ayette şöyle haber verilmiştir:
“Onlara: “Allah’ın indirdiğine ve elçiye gelin” denildiğinde, “Atalarımızı üzerinde bulduğumuz şey bize yeter” derler. (Peki,) Ya ataları bir şey bilmiyor ve hidayete ermiyor idilerse?” (Maide Suresi,104)
Önde gelenler arasında da atalar dinine bağlı kalma eğilimi yaygındır. Kuran’da bunun değişmez bir kural olduğu şöyle haber verilmiştir:
“İşte böyle, senden önce de (herhangi) bir memlekete bir elçi göndermiş olmayalım, mutlaka onun ‘refah içinde şımarıp azan önde gelenleri’ (şöyle) demişlerdir: “Gerçekten biz, atalarımızı bir ümmet (din) üzerinde bulduk ve doğrusu biz, onların izlerine (eserlerine) uymuş kimseleriz.”
(O peygamberlerden her biri de şöyle) Demiştir: “Ben size atalarınızı üstünde bulduğunuz şeyden daha doğru olanını getirmiş olsam da mı?” Onlar da demişlerdi ki: “Doğrusu biz, kendisiyle gönderildiğiniz şeye kafir olanlarız.” (Zuhruf Suresi, 23-24)

Peki nedir önde gelenlerin ve daha başka kimselerin atalar dinine bu kadar bağlanmalarının nedeni?
Önde gelenlerin atalar dinine bağlı olmalarının nedeni açıktır: Bu din, kendi egemenlikleri altında olan kurulu düzeninin önemli bir parçasıdır. Bu dini kullanarak düzene sözde meşruiyet sağlamaktadırlar. Ayrıca bu dinin bazı kurallarına uyarak gerektiğinde kendilerini dindar insanlar olarak tanıtmaları ve toplumun güvenini kazanmaları son derece kolay olmaktadır.
Bazı insanlar da ataların dinine içinde bulundukları taassup nedeniyle bağlı kalırlar. Her türlü değişime karşı çıkan, eski olan herşeyin iyi olduğuna inanan bu kişiler, insan nefsinin eğilimlerinden biri olan taassubun (tutuculuk) içinde boğulmuşlardır.
Bazı kesimler ise söz konusu atalar dini sayesinde maddi çıkarlar sağlamaktadırlar ve bu dinin terk edilmesinin de kendi kurdukları ruhban sistemini yok edeceğini bilirler. Kuran’da, “Ey iman edenler, gerçek şu ki, (Yahudi) bilginlerinden ve (Hıristiyan) rahiplerinden çoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve Allah’ın yolundan alıkoyarlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar… Onlara acı bir azabı müjdele” (Tevbe Suresi, 34) ayetinde belirtildiği üzere, sahte bir dindarlık görüntüsüyle “insanların mallarını haksızlıkla yiyen” ruhbanların sayısı bir hayli kabarıktır.
Bu nedenle toplumun önemli bir kesimi, Resulün teklif ettiği hak dine karşı atalarının dininin savunuculuğunu yapmaya başlar. Hz. Hud’a “…Sen bize yalnızca Allah’a kulluk etmemiz ve atalarımızın tapmakta olduklarını bırakmamız için mi geldin? Eğer gerçekten doğru isen, bize vadettiğin şeyi getir, bakalım” (Araf Suresi, 70) diyen Ad kavmi; ya da Hz. Salih’e, “…Ey Salih, bundan önce sen içimizde kendisinden (iyilikler ve yararlılıklar) umulan biriydin. Atalarımızın taptığı şeylere tapmaktan sen bizi engelleyecek misin? Doğrusu biz, senin bizi davet ettiğin şeyden kuşku verici bir tereddüt içindeyiz” (Hud Suresi, 62) diyebilen Semud kavmi; ya da Hz. Musa’ya karşı “…Bu, düzüp uydurulmuş bir büyüden başkası değildir. Biz geçmiş atalarımızdan bunu işitmedik…” (Kasas Suresi, 36) diyen Firavun çevresi, hep bu yöntemi izlemişlerdir.
Bu kesimin en büyük özelliklerinden biri de, Resule ve onunla birlikte iman edenlere karşı saldırıya geçerken, kendilerini gerçek birer dindar gibi göstermeye çalışmalarıdır. Bu kişiler Allah ve din adına ortaya çıkarlar. Bu şekilde saldırı ve baskılarına sözde meşru bir zemin oluşturmaya çalışırlar. Bu son derece göstermelik bir tavırdır ve söz konusu kişilerin de gerçekte Allah’la ve O’nun seçip beğendiği din ile hiçbir ilgileri yoktur. Ancak Kuran’da haber verilen bu kişiler, tavırlarını öyle bir dereceye vardırmışlardır ki, “Resulü öldürmek” gibi olabilecek en büyük suçu işlerken bile “Allah adına” hareket ettiklerini öne sürmüşlerdir. Bu kişilerle ilgili olarak Kuran’da şöyle haber verilmektedir:
“Andolsun, biz Semud (kavmine de) kardeşleri Salih’i: “Yalnızca Allah’a kulluk edin” diye (demek üzere) gönderdik… (Neml Suresi, 45)
(Salih’e) Dediler ki: “Senin ve seninle birlikte olanlar yüzünden uğursuzluğa uğradık.” Dedi ki: “Sizin uğursuzluğunuz (başınıza gelenler) Allah Katı’nda (yazılı)dır. Hayır, siz denenmekte olan bir kavimsiniz.”
Şehirde dokuzlu bir çete vardı, yeryüzünde bozgun çıkarıyorlar ve dirlik-düzenlik bırakmıyorlardı. Kendi aralarında Allah adına and içerek, dediler ki: “Gece mutlaka ona ve ailesine bir baskın düzenleyelim, sonra velisine: Ailesinin yok oluşuna biz şahid olmadık ve gerçekten bizler doğruyu söyleyenleriz, diyelim.”
Onlar hileli bir düzen kurdu. Biz de (onların hilesine karşı) onların farkında olmadığı bir düzen kurduk. Artık sen, onların kurdukları hileli-düzenin uğradığı sona bir bak; biz, onları ve kavimlerini topluca yerle bir ettik.” (Neml Suresi, 47-51)

Allah adına ortaya çıkarak Allah’a ve Resulüne savaş açanlar arasında çok önemli bir grup daha vardır. Hemen her Resulün karşılaştığı bu gruba, Kuran’da “münafık” adı verilir.
Resullerin Münafıklarla Mücadelesi
Ayetlerde haber verildiği üzere, inkarcıların ortak özelliği, Resule karşı olduklarını, onun getirdiği dini inkar ettiklerini açık açık söylemeleri ve onlara karşı da açık bir mücadeleye girmeleridir.
Oysa Resul ve müminlere karşı eyleme girişen inkarcılar, yalnızca söz konusu “açık inkarcı”larla sınırlı değildir. Bir de müminlerden yana gözüken, Resule itaat ettiğini iddia eden “gizli inkarcılar” vardır ki, Resul ve müminler bunlara karşı da mücadele ederler. Kuran’da, “münafık” olarak bilinen bu iki yüzlü kişiler şöyle tarif edilir:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki: ‘Biz Allah’a ve ahiret gününe iman ettik’ derler; oysa inanmış değillerdir. (Sözde) Allah’ı ve iman edenleri aldatırlar. Oysa onlar, yalnızca kendilerini aldatıyorlar ve şuurunda değiller. Kalplerinde hastalık vardır. Allah da hastalıklarını arttırmıştır. Yalan söylemekte olduklarından dolayı, onlar için acı bir azap vardır.” (Bakara Suresi, 8-10)
Münafıkların inanmadıkları halde inanmış gibi gözükmelerinin nedeni, kendilerini müminmiş gibi göstererek müminlerden birtakım çıkarlar elde edeceklerini ummalarıdır. Müminlerin maddi imkanları, güç ve ihtişamları bu kişileri etkiler ve bunlardan yararlanabilmek için kendilerini mümin gibi göstermeye karar verirler.
Oysa ayette de bildirildiği gibi, münafıklar yalnızca kendilerini aldatırlar, çünkü “mümin taklidi yapmak” aslında mümkün değildir. Yapabildikleri dinin yalnızca bazı şekli özelliklerini taklit etmekten başka bir şey değildir. Oysa müminlerin “taklit edilemez” özellikleri vardır. Bundan haberdar olan müminler ve özellikle de Resul münafıkların iki yüzlülüğünü hemen fark ederler. Allah, Resule münafıkları tanımak için özel bir anlayış verdiğini ayetlerinde şöyle haber vermiştir:
“Yoksa kalplerinde hastalık bulunanlar, Allah’ın kinlerini hiç (ortaya) çıkarmayacağını mı sandılar? Eğer biz dilersek, sana onları elbette gösteririz, böylelikle onları simalarından tanırsın. Andolsun, sen onları, sözlerin söyleniş tarzından da tanırsın. Allah, amellerinizi bilir” (Muhammed Suresi, 29-30)
Resuller münafıkların durumunu hemen açıklamayabilirler. Ne var ki bu kişilerin iki yüzlülüğü kısa süre içinde örneğin din için fedakarlık yapmaları gerektiği zaman ortaya çıkacaktır. Çünkü münafıklar şahsi menfaatlerini tatmin etmek umuduyla müminlere ve dine yaklaşmışlardır. Ancak herhangi bir menfaatlerinin olamayacağını, hatta tam tersine Allah yolunda fedakarlıkta bulunmaları gerektiğini anladıklarında birden gerçek yüzlerini ortaya koyarlar.
İşte münafığın en önemli özelliği bu noktada ortaya çıkar: Münafık “mümin taklidi” yapmaktan vazgeçtiği bu anda, tek başına müminlerden ayrılıp köşesine çekilmez. Tam aksine müminleri aynı kendisi gibi Allah yolundan döndürmeye çalışır. Onların şevklerini kıracak, onları şüpheye ve umutsuzluğa düşürecek, Resule olan sadakatlerini zayıflatacak telkinlerle ortaya çıkar. Çünkü, müminlerden ayrılırken, “onlar doğru yoldaydı, ben ise iki yüzlü bir sahtekardım; çıkarlarım zedelenince ayrılıp-gittim” demeyi kendine yediremez.
Kuran’da haber verilen münafıkların, “…Allah ve Resulü, bize boş bir aldanıştan başka bir şey vadetmemiş…” (Azhab Suresi, 12), ya da “…bunları (Müslümanları) dinleri aldattı…” (Enfal Suresi, 49) gibi ifadeleri, söz konusu tavırlarını tarif etmektedir. Müminlerin fark etmediği gerçekleri kendilerinin fark ettiği yanılgısı ise, Hz. Musa’nın kavmini saptırıp buzağıya taptıran Samiri’nin söylediği, “…Ben onların görmediklerini gördüm…” (Taha Suresi, 96) sözünde en açık biçimde gözükmektedir.
Münafığın yaptığı bu bozgunculuk hareketinin adı, Kuran’da “fitne” olarak tanımlanmaktadır. Ve fitne Kuran’daki,“…Fitne, katilden beterdir…” (Bakara Suresi, 217) hükmüne göre, en büyük suçtur. Resul elbette fitneye karşı gereken önlemleri alır.
Az önce sözünü ettiğimiz Samiri, münafık karakterinin çok belirgin bir örneğidir. Hz. Musa’nın ona karşı tavrı da Resullerin kararlılığını gösterir. Kuran’da, Samiri’nin fitnesi ve Hz. Musa’nın tavrı ayrıntılı olarak anlatılır. Buna göre, Hz. Musa’nın Allah’tan vahiy almak için tek başına Tur Dağı’na çıktığı bir sırada Samiri kavmi içinde fitne çıkarmıştır. Bu olay ayetlerde şöyle haber verilmiştir:
“(Allah dedi ki) Seni kavminden ‘çarçabuk ayrılmaya iten’ nedir ey Musa?” Dedi ki: “Onlar arkamda izim üzerindedirler, hoşnut kalman için, Sana gelmekte acele ettim Rabbim.” Dedi ki: “Biz senden sonra kavmini deneme (fitne)den geçirdik, Samiri onları şaşırtıp-saptırdı.” Bunun üzerine Musa, kavmine oldukça kızgın, üzgün olarak döndü. Dedi ki: “Ey kavmim, Rabbiniz size güzel bir vaadde bulunmadı mı? Size (verilen) söz (ya da süre) pek uzun mu geldi? Yoksa Rabbinizden üzerinize kaçınılmaz bir gazabın inmesini mi istediniz de bana verdiğiniz sözden caydınız?” Dediler ki: “Biz sana verdiğimiz sözden kendiliğimizden dönmedik, ancak o kavmin (Mısır halkının) süs eşyalarından birtakım yükler yüklenmiştik, onları (ateşe) attık, böylece Samiri de attı.” Böylece onlara böğüren bir buzağı heykeli döküp çıkardı, “İşte, sizin ve ilahınız, Musa’nın ilahı budur; fakat (Musa) unuttu” dediler. Onun kendilerine bir sözle cevap vermediğini ve onlara bir zarar veya fayda sağlamaya gücü olmadığını görmüyorlar mı? Andolsun, Harun bundan önce onlara: “Ey kavmim, gerçekten siz bununla fitneye düşürüldünüz (denendiniz). Sizin asıl Rabbiniz Rahman (olan Allah)dır; şu halde bana uyun ve emrime itaat edin” demişti. Demişlerdi ki: “Musa bize geri gelinceye kadar ona (buzağıya) karşı bel büküp önünde eğilmekten kesinlikle ayrılmayacağız.”… (Taha Suresi, 83-91)
(Musa) Dedi ki: “Ya senin amacın nedir ey Samiri?” Dedi ki: “Ben onların görmediklerini gördüm, böylece elçinin izinden bir avuç alıp atıverdim; böylelikle bana bunu nefsim hoşa giden (bir şey) gösterdi.” (Musa) Dedi ki: “Haydi çekip git, artık senin hayatta (hakettiğin ceza: “Bana dokunulmasın”) deyip yerinmendir.” Ve şüphesiz senin için kendisinden asla kaçınamayacağın (azap dolu) bir buluşma zamanı vardır. Üstüne kapanıp bel bükerek önünde eğildiğin ilahına bir bak; biz onu mutlaka yakacağız, sonra darmadağın edip denizde savuracağız.” “Sizin ilahınız yalnızca Allah’tır ki, O’nun dışında ilah yoktur. O, ilim bakımından herşeyi kuşatmıştır.” (Taha Suresi, 95-98)

Görüldüğü gibi Resullerin münafıklara karşı tavırları son derece kararlıdır. Nitekim Allah Peygamberimiz (sav)’e şöyle emreder:
“Ey Peygamber, kafirlere ve münafıklara karşı cehd et ve onlara karşı ‘sert ve caydırıcı’ davran. Onların barınma yeri cehennemdir. Ne kötü bir dönüş yeridir o.” (Tahrim Suresi, 9)
Burada unutulmaması gereken önemli bir nokta vardır. Hz. Musa’nın kavmi zaten son derece anlayışsız ve itaatsiz bir kavimdir. Ancak gerçek müminler münafıkların fitnesinden etkilenmez ve Resule olan sadakatlerini daha da artırarak sürdürürler. Bu durumda münafıklar toplu olarak müminlerden ayrılırlar. Ancak içlerindeki “intikam” isteği nedeniyle dağılmazlar, Resul ve beraberindeki müminlere düşmanlığı sürdürmek için çaba harcarlar. Ve ilginçtir, bu durumda bile iki yüzlü olduklarını kabul etmez, kendilerini gerçek birer mümin gibi tanıtırlar. Bunun en açık örneğine Peygamberimiz (sav) döneminde şahit olabiliriz. Hz. Muhammed (sav)’e karşı fitne çıkaran münafıklar, onun yanından ayrıldıktan sonra yeni bir mescid kurmuş, yani sözde Müslüman görünmeye devam etmişlerdir. Oysa bu kurdukları mescidin tek amacı, Resule ve müminlere karşı düşmanlık yapabilmektir. Kuran’da, bu kişilerin durumu şöyle açıklanmıştır:
“Zarar vermek, inkarı (pekiştirmek), müminlerin arasını ayırmak ve daha önce Allah’a ve elçisine karşı savaşanı gözlemek için mescid edinenler ve: “Biz iyilikten başka bir şey istemedik” diye yemin edenler (var ya,) Allah onların şüphesiz yalancı olduklarına şahidlik etmektedir.
Sen bunun (böyle bir mescidin) içinde hiçbir zaman durma. Daha ilk gününden takva temeli üzerine kurulan mescid, senin bunda (namaza ve diğer işlere) durmana daha uygundur. Onda, arınmayı içten-arzulayan adamlar vardır. Allah arınanları sever.
Binasının temelini, Allah korkusu ve hoşnutluğu üzerine kuran kimse mi hayırlıdır, yoksa binasının temelini göçecek bir yarın kenarına kurup onunla birlikte kendisi de cehennem ateşi içine yuvarlanan kimse mi? Allah, zulmeden bir topluluğa hidayet vermez.
Onların kalpleri parçalanmadıkça, kurdukları bina kalplerinde bir şüphe olarak sürüp-gidecektir. Allah bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir.” (Tevbe Suresi, 107-110)

Ayetlerde de dikkat çekildiği gibi, münafıkların kurduğu mescidin amacı, müminlere zarar vermek ve müminlere karşı savaşanlarla işbirliği yapmaktır. Her ne kadar bu mescidi kuran münafıklar, “biz iyilikten başka bir şey istemedik” deseler de gerçek amaçları budur. İki mescidi ayıran en önemli fark ise, müminlerinkinin “takva”, yani Allah korkusu ve Allah rızası üzerine kurulmuş olmasıdır. Heva ve müminlere düşmanlık üzerine kurulan münafıkların mescidi ise, ayetteki ifadeyle, cehenneme yuvarlanacak bir yarın kenarındadır. Münafıklar ahirette cehennemin en alt tabakasına yollanacaklardır.
Resulün Ahlaksızlıkla Mücadelesi
Resulün asıl görevi insanları Allah’ın yoluna davet etmek, Allah’ın dinini onlara açıklamaktır. Mücadele ettiği gruplar ise, Resulün çağrısına düşmanlıkla cevap veren, onu durdurmaya çalışan gruplardır.
Resulün mücadelesindeki bir diğer amaç ise, insanları Allah’ın yolundan alıkoyan, onları sapkınlığa teşvik eden grupların etkisiz hale getirilmesidir. Çünkü bu tür gruplar, “onlar, hem ondan alıkoyarlar, hem kendileri kaçarlar” (Enam Suresi, 26) ayetinde haber verildiği gibi, yalnızca kendilerini saptırmakla kalmazlar, aynı zamanda pek çok insanı da sapıklığa özendirirler.
Örneğin cinsel sapkınlıkların, fuhşun yayılması için çaba gösterenler, kendileri saptıkları gibi, başka insanları da sapkınlığa sürüklemektedirler. Ayette şöyle buyrulmaktadır:
“Çirkin utanmazlıkların (fuhşun) iman edenler içinde yaygınlaşmasından hoşlananlara, dünyada ve ahirette acıklı bir azap vardır. Allah bilir, siz ise bilmiyorsunuz.” (Nur Suresi, 19)
Ahlaksızlığı yaymaya çalışanların ahirette karşılaşacakları azap, kuşkusuz cehennemdir. Dünyada yaşayacakları azabın farklı yolları olabilir. Allah bu kişilerin üstüne çeşitli belalar verebilir.
Kuran’da Resullerin ahlaksızlığa karşı yürüttükleri mücadeleye Hz. Lut ve kavmi örnek olarak verilmiştir. Eşcinsel olan kavmine karşı Hz. Lut’un yaptığı uyarı ve kavminin Hz. Lut’a cevabı şöyledir:
“Hani Lut da kavmine şöyle demişti: “Sizden önce alemlerden hiç kimsenin yapmadığı hayasız-çirkinliği mi yapıyorsunuz? Gerçekten siz kadınları bırakıp şehvetle erkeklere yaklaşıyorsunuz. Doğrusu siz, ölçüyü aşan (azgın) bir kavimsiniz.”
Kavminin cevabı: “Yurdunuzdan sürüp çıkarın bunları, çünkü bunlar çokça temizlenen insanlarmış!” demekten başka olmadı.” (Araf Suresi, 80-82)

Başka ayetlerde ise Hz. Lut’un kavmine olan tepkisi ve kavminin sapkınlığı şöyle anlatılır:
“Lut (kavmi) de, gönderilen (elçi)leri yalanladı. Hani onlara kardeşleri Lut: “Sakınmaz mısınız?” demişti.”Gerçek şu ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir elçiyim. Artık Allah’tan korkup-sakının ve bana itaat edin. Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum; ücretim yalnızca alemlerin Rabbine aittir.”
“Siz insanlardan (cinsel arzuyla) erkeklere mi gidiyorsunuz? “Rabbinizin sizler için yaratmış bulunduğu eşlerinizi bırakıyorsunuz. Hayır, siz sınırı çiğneyen bir kavimsiniz.”
Dediler ki: “Ey Lut, eğer (bu söylediklerine) bir son vermeyecek olursan, gerçekten (burdan) sürülüp çıkarılanlardan olacaksın.”
Dedi ki: “Gerçekten ben, sizin bu yaptığınıza öfke ile karşı olanlardanım. Rabbim, beni ve ailemi bunların yaptıklarından kurtar.”
Bunun üzerine onu ve bütün ailesini kurtardık. Yalnızca geri kalanlar içinde bir kocakarı hariç.. Sonra geride kalanları yerle bir ettik. Ve üzerlerine bir yağmur yağdırdık; uyarılıp-korkutulanların yağmuru ne kötü.
Gerçekten, bunda bir ayet vardır, ama onların çoğu iman etmiş değildirler. Ve şüphesiz, senin Rabbin, güçlü ve üstün olandır esirgeyendir.” (Şuara Suresi, 160-175)

SONUÇ
Kuran’a baktığımızda tüm Resullerin ve onlarla birlikte iman edenlerin ortak bir kadere sahip olduklarını görürüz. Resullerin önderliğindeki mümin toplulukları hep küçük bir topluluk olarak mücadeleye başlamışlardır. Bu mümin toplulukları bir taraftan Allah’ın dinini tebliğ ederken bir taraftan da kendilerinden görünüşte çok daha güçlü olan düşmanlara karşı mücadele vermişlerdir. Ve bu mücadeleden “…Nice küçük topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galib gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir” (Bakara Suresi, 249) ayetinin sırrıyla galip çıkanlar hep Resuller ve müminler olmuştur.
Resul ve inkarcılar arasındaki söz konusu mücadelelerin tümü Allah’ın çizdiği kadere göre yürür. Müminleri de, düşmanlarını da yaratan Allah’tır. Kuran’da Allah’ın Resuller için özel düşmanlar kıldığı haber verilmektedir:
“Böylece her peygambere, insan ve cin şeytanlarından bir düşman kıldık. Onlardan bazısı bazısını aldatmak için yaldızlı sözler fısıldarlar. Rabbin dileseydi bunu yapmazlardı. Öyleyse onları yalan olarak düzmekte olduklarıyla başbaşa bırak.” (Enam Suresi, 112)

“İşte böyle; biz, her peygambere suçlu-günahkarlardan bir düşman kıldık. Yol gösterici ve yardımcı olarak Rabbin yeter.” (Furkan Suresi, 31)

Mücadelenin her iki tarafını da Allah yarattığına göre sonucunu belirleyen de O’dur. Ve Allah Resullerin kaderinde galip gelmeyi yazmıştır. Kuran’da bildirildiğine göre, Resul için yenilmek söz konusu değildir:
“Allah, yazmıştır: “Andolsun, ben galip geleceğim ve elçilerim de.” Gerçekten Allah, en büyük kuvvet sahibidir, güçlü ve üstün olandır.” (Mücadele Suresi, 21)

Mümin topluluğunun, zahiren mağlubiyet gibi görünen olaylar yaşamasının nedenlerinden biri ise, ancak Resule karşı itaatsiz davranmalarıdır. Nitekim Al-i İmran Suresi’nde anlatıldığına göre, Uhud Savaşı sırasında müminlerin bir kısmı Peygamberimiz (sav)’in emrine uymamışlar ve bu nedenle de kazanılacak gibi görünen savaş kaybedilmiştir. Ama bu geçici bir yenilgidir ve müminlerin eğitilmesine, daha itaatli olmalarına vesile olmuştur. Sonuçta galip gelenler ise mutlaka Resul ve onunla birlikte iman edenlerdir. Resule karşı düşmanlık besleyenlerin sonu ise aynıdır: Dünyada aşağılanma ve ahirette cehennem azabı. Kuran’da, Resule başkaldıranların durumu şöyle bildirilir:

“Gerçekten Allah’a ve Resûlü’ne karşı (onların koydukları sınırları tanımayıp kendileri sınır koymaya kalkışmakla) başkaldıranlar, kendilerinden öncekilerin alçaltılması gibi alçaltılmışlardır. Oysa biz apaçık ayetler indirdik. Kafirler için küçültücü bir azap vardır. Allah, hepsini dirilteceği gün, onlara neler yaptıklarını haber verecektir. Allah, onları (yaptıklarıyla bir bir) saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır. Allah, herşeye şahid olandır.” (Mücadele Suresi, 5-6)
Buna karşılık Resule tabi olan müminler ise dünyada zafer ve hakimiyetle, ahirette cennetle ve hepsinden en önemlisi, Allah’ın rızasıyla ödüllendirilirler. Kuran’da Resulün ve onunla birlikte iman edenlerin “Allah’ın fırkası” olduğu bildirilir ve bu kimselerin ahirette alacakları karşılık şöyle haber verilir:
“Allah’a ve ahiret gününe iman eden hiçbir kavim (topluluk) bulamazsın ki, Allah’a ve elçisine başkaldıran kimselerle bir sevgi (ve dostluk) bağı kurmuş olsunlar; bunlar, ister babaları, ister çocukları, ister kardeşleri, isterse kendi aşiretleri (soyları) olsun. Onlar, öyle kimselerdir ki, (Allah) kalplerine imanı yazmış ve onları kendinden bir ruh ile desteklemiştir. Onları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacaktır; orda süresiz olarak kalacaklardır. Allah, onlardan razı olmuş, onlar da O’ndan razı olmuşlardır. İşte onlar, Allah’ın fırkasıdır. Dikkat edin; şüphesiz Allah’ın fırkası olanlar, felah (umutlarını gerçekleştirip kurtuluş) bulanların ta kendileridir.” (Mücadele Suresi, 22)
Başka ayetlerde de Resullerin (ve onların yolunu izleyen kavimlerinin) kesin olarak galip geleceği şöyle bildirilir:
“Andolsun (peygamber olarak) gönderilen kullarımıza (şu) sözümüz geçmiştir: Gerçekten onlar muhakkak nusret (yardım ve zafer) bulacaklardır. Ve hiç şüphesiz; bizim ordularımız, üstün gelecek olanlar onlardır.” (Saffat Suresi, 171-173)
Allah’ın izniyle üstün gelecek olanlar, kuşkusuz “Allah’ın taraftarlarıdır.” Allah’ın sözü haktır ve muhakkak gerçekleşecektir.